Arzu Süzmen

Hayatta ben en çok annemi sevdim

07 Mart 2015 Cumartesi

 

8 Mart 1857’de New York’ta direnen 129 kadın işçinin katledilmesinden, Clara Zetkin’e; Cumartesi annelerinden Özgecan Aslan’a hep bir direnişi barındırmıştır kadın mücadelesi.

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’ne ithafen bir çok hikaye anlatmak mümkün, hele ki memleketimizde.

Kadının şiddetle iç içe yaşamak zorunda kaldığı ve çoğu kez yaşamının elinden alındığı, tecavüz vakalarının giderek arttığı, emekçi kadınlarımızın yok pahasına çalıştırıldığı, tüm bunları kınama görevinin yüzünü gözünü boyayıp poz veren medyatik ünlülere düştüğü memleketimizde, ne çok konu var bugüne ait yazılacak.

Ne çok hikaye var gözlerden yaş getirecek, ne çok kadın var dokunsan ağlayacak ve sert çığlıklar, içimize attığımız...

Bir yanda da saygıyla anılacak güzellikte insanlar, dönemler, ‘kızlı erkekli’ verilmiş onurlu savaşlar var.

İşte bu yazı korkmadan hak arayan, idealleri için yolun sonunu bilmeden yürüyen tüm kadınlara gelsin, 68 kuşağının cesur gençlerine saygıyla...

 

68 KUŞAĞI YÜRÜYOR

Che Guevara’nın 1967’de Bolivya Ordusu tarafından öldürülmesi ve 1968’de Sorbonne Üniversitesi’nde meydana gelen öğrenci isyanı ile sarsılan, şaşkın dünya...

Türkiye'de Başbakan Süleyman Demirel 'baş'ta ve 'bakmakta'.

Şair Metin Demirtaş, Che Guevara şiirinde komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle tutuklanırken, Milli Eğitim Bakanı İlhami Ertem açıklıyor: 'Gayemiz her ilde bir imam hatip okulu açmaktır.'

ve Deniz ve Mahir ve Yusuf ve İbrahim düşünüyor...

ve gençler birlikler kurup, inandıkları yolda yürümeye başlıyor.

Sahi, yollar yürümekle aşınır mı?

SİYAH BEYAZ BİR FOTOĞRAF

Ankara'da, belki de ilk defa barıştan ve aşktan böylesine açıkça bahseden ‘The Beatles’ grubunu dinleyen bir gençlik var. Tiyatro ve operaları kaçırmayan, sürekli okuyan, rock and roll’la dans ederken daha özgür bir dünyanın hayallerini kuran üniversite öğrencileri...

Memleket fokurdamaya başlamış, kaynayan kazan.

Üniversitelerde birlikler kurulup toplantılar yapılıyor. İnternetin, sosyal medyanın, cep telefonunun olmadığı ortamda bilgi kafadan kafaya akıyor.

Elimde 1968 yılına ait siyah beyaz bir fotoğraf: Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi'nden ‘kızlı erkekli’ bir grup öğrenci, ellerinde ‘biz dilenci değil, bilim adamıyız’, ‘üniversitelerde fikir özgür olacak’ pankartlarıyla yürüyor.

En önde pankartı taşıyan kadın, beyaz dantelli mini elbiseli, şık çanta ve ayakkabısı ile, annem.

Gruptaki kadın ve erkeklerin hepsi temiz ve bakımlı. Oysa ki yürüdükleri yer podyum değil, Ankara sokakları.

İŞTE TALEPLERİ

Ankara'da ilk defa silah çekilen ama kimsenin ölmediği Dil­Tarih Fakültesi'nde öğrencilerin amacı, üniversite yönetimine seslerini duyurmak. 'Filoloji öğrencileri olarak biz Latince, Roma­Yunan derslerinin tümünü değil, sadece birini okumak isteriz' diye bildirirler isteklerini.

O yürüyüşte gruba hiç bir müdahale olmaz. Söylenecek söz kibarca söylenmiş, meram aktarılmıştır. Fakülte yönetimi tarafından istekleri kabul edilir; Latince artık ayrı bir derstir.

O gençlerin en büyük istekleri, fikir özgürlüğüdür ve yollar aşınır mı diye düşünmeden, korkmadan, özgürlük için yürürler.

O siyah beyaz fotoğrafın arkasında annemin el yazısıyla ‘12.06. 1968, Büyük Yürüyüşte’ yazar.

O fotoğrafın anlattıkları bu ülkenin kadını olarak bana kalan en değerli mirastır, zira direnişin kıymetini yansıtır ve hayatta ben en çok, o cesur gençlerden biri olan annemi severim.



Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları


Günün Köşe Yazıları