Ayşe Emel Mesci

Savaş üzerine...

06 Temmuz 2015 Pazartesi

Brecht’in savaşı sıradan insanın üzerinden anlatıp sorguladığı “Cesaret Ana ve Çocukları”ndaki “Büyük Teslimiyetin Türküsü” sokaktaki insanların, bizlerin sorumluluğunu güzel özetliyor: “Öttü saksağan / Doldu zaman / O katıldı orkestraya / Ve adımını uydurdu / İşte karıştı araya.”

Bazı kitaplar çeşitli nedenlerle hayatımızda unutulmaz izler bırakırlar. Benim de hayatımda tamamen edebiyat dışı nedenlerle iz bırakmış bir kitap var: Giovanni Guareschi’nin “Don Camillo ve Şeytan”ı.
1971 yılında Maltepe Askeri Cezaevi’ndeydik. Aynı davadan tutuklandığımız Necati Sağır bana bu kitabı göndermişti. Aslında kitap uzun süre elime geçmedi. Sonunda getirip teslim ettiklerinde gecikmenin nedeni anlaşıldı: Kitabın hiç unutmuyorum 100. ve 101. sayfaları diş macunuyla yapıştırılmış, bu sayfalara bazı notlar yazılmıştı. Yapıştırma işlemi o kadar kabaca yapılmıştı ki dikkat çekmemesi olanaksızdı, kitabı açtığınız anda kuruyan diş macununun katılığından ötürü doğrudan o sayfalarla karşılaşıyordunuz. Durum cezaevi idaresinin de gözünden kaçmamıştı haliyle. Notlar da ilginçti yani: İfadede hiçbir suçlamayı kabul etmemiştim, ama Necati bana “Mahkemede sakın Dev-Genç üyesi olduğunu söyleme” diye yazıyordu. Hem kızmış, hem de çok gülmüştüm bu duruma.

Üçüncü Dünya Savaşı
Çok geçmeden idareye sorguya çağrıldım. Kitabı yakalayan Üsteğmen Ayhan Arat beni Binbaşı Necati’nin yanına götürdü. Gittiğimde Binbaşı Necati Ulaş’ı çağırtmış, onunla tartışıyordu. Beni de aldılar içeri. “Ulaş’a sordum, doğru dürüst bir cevap alamadım, şimdi sen söyle bakalım” dedi: “Önümüzdeki on yıl içinde Ortadoğu’da ne bekliyorsunuz?” “Üçüncü Dünya Savaşı çıkar” dedim. “Öyle eskisi gibi dünya savaşı falan çıkmaz artık, ama çıkacak savaşın nedeni ne olur” diye sordu. Emperyalizm, emperyalist güçler arası çelişkiler, ulusal kurtuluş savaşları, vb. Hiçbir cevap tatmin etmedi Binbaşı Necati’yi. “Bir de devrimci olacaksınız, dünyadan haberiniz yok” dedi bize, “petrol ve su savaşları yaşanacak Ortadoğu’da. Biz de o savaşları fırsat bileceğiz, hiçbirinizi yaşatmayacağız.” Sonra benim meşhur “Don Camillo” sorguma geçti. (Meşhur diyorum, çünkü bizim Necati’nin fıkra kitaplarına girebilecek “uyanıklığı” sayesinde Milliyet gazetesine bile haber olmuştuk.)
Bu konuşmayı hiç unutmadım. Türkiye’de seçimlerden sonra savaş tartışmaları tırmandırılınca da yeniden hatırladım. Birinci sonuç: Gerçekten de her fırsat bildiklerinde “yaşatmayacağız” sözünün gereğini yerine getirmek için ellerinden geleni artlarına koymadılar. Ulaş o konuşmadan sonra ancak birkaç ay daha hayatta kalabildi. Mahirler de öyle. Ne ilginçtir ki Binbaşı Necati de çok yaşamadı. 1975 veya 1976’da hayatını kaybetti.
İkinci sonuç: Ben o gencecik yaşımda “Üçüncü Dünya Savaşı çıkacak” derken herhalde derin analizlere falan dayanmamış, aklıma geleni söyleyivermiştim. Ama Ortadoğu’nun son 30-40 yılına bakıp o sürekli savaş halini görünce, söylediğim pek de yanlış değilmiş diye düşünüyorum. 1978 yılında Irak’ta doğan bir çocuk, hayatta kalmayı başardıysa bugün 37 yaşına geldi ve ömründe savaştan, bombalardan, ölümlerden başka bir şey görmedi. Hiçbir Dünya Savaşı bu kadar uzun sürmedi. Aynı şey Filistin, Lübnan, İran, Suriye için de şu veya bu ölçülerde geçerli. Üstelik bütün bu bölgede Birinci Dünya Savaşı sonrası emperyalist ülkeler tarafından çizilen yapay sınırların en büyük çatışma nedenlerinden biri olduğu düşünülecek olursa, Ortadoğu’da Birinci Dünya Savaşı hâlâ bitmedi bile denilebilir.

Savaşa hayır
Üçüncü sonuç: Petrol ve su savaşları pek de yanlış bir tespit gibi görünmüyor. Buna olsa olsa bir de din ve mezhep savaşları eklenebilir. Ama onların bile kışkırtılmasının ardında derin stratejik çıkarların yattığı bir gerçek.
Bugün olaylara baktığımda vardığım asıl sonuç ise şu: Arkadaki çıkarların önüne çeşitli perdeler asıyorlar. Sokaktaki insanı da o perdedeki gölgelere dahil etmeyi başardıklarında, bu örgütlü cinayet eyleminin önünde fazla bir engel kalmıyor. Brecht’in savaşı sıradan insanın üzerinden anlatıp sorguladığı “Cesaret Ana ve Çocukları”ndaki “Büyük Teslimiyetin Türküsü” sokaktaki insanların, bizlerin sorumluluğunu güzel özetliyor: “Öttü saksağan / Doldu zaman / O katıldı orkestraya / Ve adımını uydurdu / İşte karıştı araya.”
Savaşı durdurmak istiyorsak, “Hayır” demeyi ve bunu gür bir sesle haykırmayı becermeliyiz.  


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları

Artık yeter… 30 Ağustos 2021
Tiyatro özgürleştirir 16 Ağustos 2021