Müzik ve politika

02 Eylül 2020 Çarşamba

Tarihteki besteciler kimi zaman Joseph Haydn gibi patronların hizmetlisi olmuş, aşçı, bahçıvan gibi onlar da lacivert önlük giymeyi kabul etmişler. Kimi zaman Beethoven gibi, bir politikacıya, Napolyon’a hayran olmuş ve 3. Senfonisini bestelemiş. 19. yüzyılın romantik bestecisi ne denli kendi kabuğuna çekilmeyi, siyasal kavgalardan uzak durmayı yeğ tutmuşsa, 20. yüzyılın ilk yarısında iki dünya savaşı geçiren besteci de kendini politik kavgaların, toplumsal sorunların ortasında bulmuştur. Çağ başında, önceki post-romantizmin ve izlenimciliğin karmaşık tekniği ve yoğun duyguları yerine daha kolay anlaşılır, geniş kitlenin, eğitimsiz dinleyicinin dünyasını yansıtabilir müzikler bestelemiştir. Örneğin Yararlı Müzik akımı ya da Fransız Altıları’nın neşeli ezgileri bu amaç doğrultusundadır. Siyasal olayların sanatı etkilediği dönemde müzik önce tiyatroyla birleşir, sahnedeki görsellikle işitsellik yeni ortamlar yaratır. Böylece konunun güncel oluşu, çağı yansıttığı kadar, müzik de güncel malzemeden yararlanır. 1927’de Ernst Krenek (1900-1991) ilk kez toplumsal olayları taşlama niteliğindeki Jonny Spielt Auf adlı operasını besteler: Revü havasında, caz müziğinden esinli, hızlı değişen sahneleriyle, radyo hoparlörü, tren sireni gibi konunun geçtiği çevreyi yansıtan seslerle ilgi toplarken Zeitoper (günün operası) türüne de öncülük eder. Bu türe yine güncel olayları yansıtan Paul Hindemith’in Daily News operası; Max Brand’ın Makinist Hopkins adlı operası ve Arnold Schönberg’in Von Heute auf Morgen adlı yapıtı katılır. 1930’da Leipzig’de sahnelenen Mahagony ise Kurt Weill ve Bertold Brecht’in unutulmaz ortak çalışmalarıdır: Masalsı bir özgürlük kenti olan Mahagony’de herkes canının istediği gibi yaşamaktadır. İnsanlar özgürlük uğruna dünyanın dört bir yanından bu kente göç etmektedir. Ancak 1933’ten sonraki Nazi baskısı bu oyunu derhal yasaklar. Üç Kuruşluk Opera, Yedi Ölümcül Günah gibi toplumsal sorunları işleyen müzikli tiyatrolar da Brecht-Weill işbirliğiyle devam eder.

Kitlelerin coşkulu sesi

İtalya’nın öncü bestecisi Luigi Nono, kendini komünizme adamış bir sanatçı olarak, kitlelerin coşkulu sesini duyurmak amacıyla korolu bir teknik geliştirir: Siyasal hükümlülerin haklarını savunan Askıdaki Şarkı (1956) toplumun dinamik sesi olur. Luciana Berio’nun 1964’teki görsel oratoryosu Traces ise ırk çatışmasını konu alır, çeşitli müzikleri birleştirerek kapitalizme hücum eder. 1970’li yıllarda “yeni sol” akımını desteklemek üzere müzik bir araç olarak kullanılır. İki dünya savaşı arasında Rusya’da sanat adına en çok tartışılan konu da bu olmuştur: Müzik, geniş kitlelere hemen seslenen, işçinin, köylünün dinlediği anda zevk alabileceği nitelikler taşımalıdır. Sovyet liderlerini öven kantatlar, anavatanı betimleyen senfoniler, köylü kahramanlığını sergileyen operalar kabul görmektedir. Oysa “yeni sol”un destekçileri için bu, gerçek sosyalizmin müziği değildir. Onlar Brecht-Weill işbirliği ile yazılan örneklere yönelirler. Bu arada Komünist Çin’deki kolektif müzik yapma tarzı bazı Batılı müzikçilerin de ilgisini çeker: İtalya’da Yaşayan Elektronik Müzik topluluğu dinleyicinin de seslendiriye katıldığı yapıtlar üretir. Aynı anda İngiltere’de Cornelius Cardew tarafından kurulan Scratch Orkestrası, doğaçlama yoluyla kolektif besteler yapmayı ve amatör üyelerle çalmayı yeğ tutar. 

20. yüzyıl başında politika ile iç içe yaşamış sanatçılar deyince, hemen akla Prokofiev ve Şostakoviç geliyor. 1917 devrimiyle, Rusya’da politik açıdan gerekli olan, bir bestecinin ulusal kimliği yansıtmasıdır. Bu konuda Prokofiyef ve özellikle Şostakoviç tarihin en büyük savaşını vermişlerdir. Prokofiev’in ilk dönem yapıtları 1917 Devrimi’ne hazırlanan ülkenin koşullarını yansıtırcasına kişisellikten uzak, yaldızsız ve dobradır. Bunlar çevreden sert tepkiler alır. Şostakoviç ise gün gelmiş uğruna tüm sanatını adadığı Stalin rejimi tarafından baştacı edilmiş, ülkesinin sanat elçisi olmuş; gün gelmiş aynı rejim tarafından yenilikçilikle suçlanıp işçiye, köylüye seslenmediği için suçlanmıştır. Besteci, 1931’de New York Times’a verdiği bir demeçte, kendini bir devrimci-popülist olarak tanımlar ve içinde ideoloji taşımayan müzik düşünemediğini söyler. Yirminci yüzyılda savaşlar, acılar, toplumsal kargaşalar sanatçıya başkaldıran bir özellik verdiği kadar, bir yerde de bu yoğun olayları yansıtabilmek için yeni teknikler arayan, değişik bir kimlik getirmiştir. Örneğin Leh besteci Krzysztof Penderecki Hiroşima Kurbanlarına Ağıt’da insan sesi ve çalgıların tınılarını araştırmış, bunlardan yeni bir ses uzmanlığı geliştirmiştir. Acı çeken insanın sesi metalik tınılarla, tiz seslerdeki ayrıntılarla dile gelir. 

Bakalım 2020’nin bestecileri yarınlara hangi tınıları bırakacak!


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları