2025 yılı, startı1 Ekim 2024 tarihinde verilen, siyasi iktidarın ‘Terörsüz Türkiye’, karşı tarafın ise kısaca ‘Çözüm’ diye adlandırdığı sürecin devamı olarak başladı! Başladı diyoruz çünkü adı geçen süreç, özelde İstanbul olmak üzere yurt genelindeki CHP’li belediyelere yöneltilen suçlama ve yargılamalara bir plan dahilinde eklemlenip, değişerek devam etti. 2025 yılı siyasi iktidarın, Akademisyen Fatih Yaşlı’nın söylemleri olan ‘seçimsizleştirme’ ve ‘seçici normalleşme’ başlıklarıyla sürerken, sonraki aylarda ‘had bildirme, burun sürtme’ diye ilerledi ve yıl sonuna doğru ‘hayırsever monarşi’ ye geçiş dönemiyle sonlandı…
Had bildirmeden başlarsak; iktidara yakın sosyal medya kullanıcısı Furkan Bölükbaşı’nın, kendisine geçmişte hakaret eden yeni AKP’li Kürşat Zorlu’ya partiye katılım töreni sonrası sarf ettiği, “Gel dedik, geldin. Bundan sonra kalk dediğimizde kalkacaksın. Otur dediğimizde oturacaksın. Konuş dediğimizde konuşacak, sus dediğimizde susacaksın” sözleri yaşanacakların göstergesiydi. ‘Biz’ şahıs zamiriyle kendisini siyasi iktidarla özdeşleştiren Bölükbaşı, ne gariptir ki 10 Kasım’da AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a hakaret içerikli mesaj yayımladığı iddiasıyla gözaltına alınacaktı. Bir başka ‘biz’ kullanıcısı olan Yeni Akit Genel Yayın Yönetmeni Murat Alan da 31 Ağustos’ta Türk askerleri için, “Hepsinin burnundan getiriyoruz. O omzu çatal bıçak seti apoletli generalleriniz var ya hepsi Erdoğan’ın arkasında saf tutuyor!” diyecekti.
Siyasi iktidar 2025 yılına, yaşanacaklara toplumu hazırlamak için olsa gerek kendisini anlatarak girdi! İktidarlarının 23. yılında hala mağduru oynayarak konfora değil, çileye talip olunduğu söylendi. Zaman içinde adaletsizliklere maruz kalınmış ama hiçbir zaman demokrasiden sapılmamıştı. AKP’ye göre dünya bir imtihan yeriydi, ekonomik zorluklar gelip geçerdi. Cumhurbaşkanı’nın deyişiyle, zaten bedeli onlar ödemişti, halka ödetmemişlerdi! Oysa bedeli ödeyen kaynak, halkın vergileriyle oluşan devlet hazinesiydi.
Ocak ayında Beşiktaş Belediye Başkanı’nın göz altına alınması, İmamoğlu’nun daha konuşmaları bitmeden hakkında suç duyurularında bulunulması, Ümit Özdağ’ın ‘halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik’ suçlamasıyla içeri alınması, Ayşe Barım’ın dizi sektöründeki tekelleşme suçlamasıyla tutuklanması tepkileri doğuruyor, buna yanıt ise her zamanki gibi MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’den geliyordu. Bahçeli “Türkiye sahipsiz değildir. Yüreğiniz yettiyse çıkın sokağa da görelim. Ateşle oynama merakınız nüksettiyse buyurun boyunuzun ölçüsünü alalım…” sözleriyle işi baştan sıkı tutuyordu! Cumhurbaşkanı Erdoğan da CHP Genel Başkanı Özgür Özel’i 26 Şubat’ta, “Ayağını denk al, denk getirmesini biliriz” sözleriyle denkleştirmeye çalıştı!
Derken iktidarın imdadına TÜSİAD yetişti! Türkiye Sanayici ve İş Adamlarının 13 Şubat’taki Genel Kurul toplantısında Başkan Orhan Turan kayyum uygulamaları, gözaltı ve tutuklamaları eleştirince kıyamet koptu. Siyasi iktidarın eline fırsat geçmişti. TÜSİAD’ı devletin kaynaklarının aktığı, eski sistemi geri getirmeye çalışan bir avuç seçkin olarak görüyordu. Yeni Türkiye’de milleti kışkırtamayacak, yargıyı baskı altına alamayacaklardı!
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 19 Şubat’ta, TÜSİAD üyelerinin iktidara yönelik eleştirilerine yanıt verirken kullandığı “…eski Türkiye’yi özlüyor olabilirsiniz. Yeni Türkiye’de haddinizi bileceksiniz… iş adamı derneği gibi davranmayı öğreneceksiniz!” sözleri yeni rejime karşı gelmeye kalkışanlara bir parmak sallamaydı. Nitekim haddini bilemeyerek(!) holding bünyesindeki Vestel CEO’su Ergün Güler’in kurum içi ramazan tebriğini eleştiren Zorlu CEO’su Cem Köksal hakkında savcılık soruşturma başlattı.
Dahası, iktidarın iç düşman olarak tasarlayıp hedefe yerleştirdiği Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), iş insanlarının yani (iktidarın söylemiyle!) komprador burjuvazinin sözcülüğüne soyunmaktaydı. Eski rejim artığı(!) olan CHP, komprador burjuvazinin savunucusu, dolayısıyla lümpen faşist bir yapılanmaydı! Oysa AKP iktidarı o komprador burjuvazi için neler yapmamıştı; bir tane fabrikada grev söz konusu muydu? Böyle bir şeyde anında müdahale ediliyor, OHAL çözüm kaynağı oluyordu. 14 Ocak’ta Çalışma bakanı Vedat Işıkhan, “Geçtiğimiz yıl asgari ücrete bir kez zam yaptık. İşverenden çok büyük tebrikler aldık” demişti. 9 Nisan’da ise Erdoğan’dan patronlara, “Mücadelemiz olmasaydı ayakta kalabilirler miydi?” mesajı iletildi…
Soruşturma ve tutuklamaların ardı ardına geldiği şubat ayından başlayarak Adalet Bakanı Yılmaz Tunç neredeyse aynı kelimelerden oluşan şu cümleleri her fırsatta kurdu: “Üç tane hakaret soruşturması nedeniyle bu ülkede hukuk güvensizliğinin olmadığını söylemek insafsızlıktır!” “Türk yargısı her zamankinden daha tarafsız ve bağımsızdır”. Tunç 9 Mayıs’ta Samsun Adli Tıp Gurup Başkanlığı açılışında da “Dünyanın en şeffaf yargı sistemi Türkiye’dedir” diyordu. 22 Haziran’da ise hiçbir makam ya da kişinin yargıya talimat veremeyeceğini söyledi.
İktidarın ‘Terörsüz Türkiye’ diye adlandırdığı süreç 27 Şubat’ta, Taksim’deki bir otelde Ahmet Türk’ün Kürtçe, Pervin Buldanlıoğlu’ nun da Türkçe olarak Öcalan’ın mesajını okumasıyla devam etti. PKK’nın kendini feshetmesini isteyen Öcalan, Kürt inkarının Cumhuriyet dönemiyle başladığını söyledi. Öcalan’ın, ilerleyen aylarda ‘Demokratik İslam’ diye adlandıracağı ve Türk-Kürt ittifakının içinde yer almasını istediği sistem AKP’ninkiyle uyuşuyordu. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 29 Kasım’daki, “86 milyonla birlikte kendini bu topraklara ait hisseden 10 milyonları da yanımıza alarak hep beraber yepyeni bir destan yazmaya başlayacağız” sözlerindeki ‘10 milyonların’ kim olduğu sorgulanıyor, bu sözler üniter ulus devlete bir tehdit olarak anlamlandırılıyordu. Öcalan ‘Türk-Kürt ittifakını bozmaya çalışan cumhuriyetin tek tipçi yorumları’ diye bir dil kullanırken, MHP Lideri Devlet Bahçeli ‘Kurucu Önder’ diye adlandırdığı Öcalan için her fırsatta şükranlarını sunuyordu! Bir başka isim, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ise Öcalan’ın adını anmadan onu, “Sözünü ettiğiniz şahıs” şeklinde tanımladı. 28 Şubat’ta, Öcalan’ın mektubunun okunmasından bir gün sonra Yeni Anayasa Buluşmaları Programı’nda konuşan Binali Yıldırım, vatandaşlık tanımının gözden geçirilmesi gerektiğini söyleyerek süreci destekledi! 23 Temmuz günü ise Erdoğan, “Cumhuriyet belli bir etnik kökenin (Türk) cumhuriyeti değildir.” diyordu…
Derken, bir milat olarak anılacak 19 Mart geldi; İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu gözaltına alınıp, sonrasında tutuklandı. Türkiye için bunun ilk maddi götürüsü, merkez bankasından milyarlarca liralık rezerv satışı şeklinde oldu. İktidar medyasının şüpheliyi itibarsızlaştırmaya çalıştığı, suç ve suçlu yaratmaya yönelik yoğun propagandası sürerken, iktidarın çok beklemediği bir şekilde, başta üniversite öğrencilerinin yoğun katılımıyla protesto mitingleri başladı. Siyasi iktidar toplumsallaşan muhalefeti çok sert polisiye önlemler ve yargı eliyle bastırmaya çalıştı. İktidar medyası yolsuzluk algısını muhalefetin (CHP’nin) ayrılmaz bir parçası olarak işliyor, ‘Yargı değerlendirsin, haklıysa çıkarlar’ sözleriyle bu algıyı pekiştiriyordu. AKP Genel Başkan Yardımcısı Milletvekili Betül Kaya, meclis kulisinde her gün selamlaştığı CHP milletvekillerine “Yolsuzluk ve rüşvet CHP’nin öz adıdır” diye sesleniyordu. İktidarın yoğun propagandası, ‘Bu kadar büyük bir örgütlenme varsa suç da vardır’ şeklinde yıl boyunca sürdü.
Yurt düzeyinde kurulan dayanışma ve ön seçim sandıklarıyla, kendi üyelerinden başka, iktidardan yakınmakta olan halkı da yaşanan haksızlık ve adaletsizliğe karşı tepki vermeye çağıran CHP örgütü bu düşüncesinde başarılı oldu. İktidar ise CHP’yi ‘kontrollü muhalefete!’ zorluyor, onun ‘normalleşmesi!’ gerektiğini söylüyordu. CHP iktidarla ilişkilendirdiği bazı firmaların ürünlerini ‘tüketimden gelen gücü’ ile boykota çağırıp, bunun yan sıra düzenli mitingler yaparak muhalefetini diri tutmayı başarmıştı. 18 Haziran’da Erdoğan “CHP etkin pişmanlıktan yararlansın!” diyordu. Erdoğan devamla, ‘İsrail bize saldırabilir’ sözünü tekrarlayarak halkta rıza oluşturuyor, İsrail-İran savaşını araçsallaştırarak iç cephe kurmaktan bahsediyordu. İç cephedeki düşman da CHP olacaktı…
Nisan sonunda Sazlıdere Baraj alanına TOKİ konut inşaatlarını durduran İBB bürokratlarının gözaltına alınması ve CHP’ye çalışan 12 açık hava reklamcısına kayyum atanması planın büyüklüğünü gösteriyordu. Nitekim 17 Haziran’da Sazlıbosna Barajı’nın hemen yanında 2,5 milyon metrekarelik tarım alanı yapılaşmaya açıldı. Ekrem İmamoğlu tarafından Deprem Risk Yönetimi ve Kentsel İyileştirme Daire Başkanlığı görevine getirilen ve Gezi olaylarından yargılanmakta olan şehir plancısı akademisyen Tayfun Kahraman’ın, Anayasa Mahkemesi’nce verilen tahliye kararına Asliye Hukuk Mahkemesi uymuyordu.
Erdoğan’la 5 Mayıs’ta gerçekleştirdiği görüşmesini ‘çok verimli’ diye niteleyerek onu öven ABD Başkanı Trump yine Rahip Brunson’u hatırlatarak, “Talebim üzerine derhal gönderilmişti” demeyi ihmal etmedi. 26 Eylül’de Erdoğan Amerika’daydı. Tom Barrack’ın Erdoğan’a yönelik, ‘meşruiyetini vermeliyiz’ sözü sonrası Trump’ın ‘Brunson’ı sal dedim, saldı. O hileli seçimlerin nasıl yapıldığını iyi bilir’ sözleri gündem oldu. Görüşme sonrası ABD’den çok pahalı LNG gazı, Boeing uçakları alınacağı haberleri geldi. 23 Mayıs’ta, Trakya ve Diyarbakır’da maden arayacak olan Trump’ın petrol baronu, ABD’nin 40. zengini Harold Hamm, (İmamoğlu tutuklaması hakkında) “Üçüncü dünya ülkelerinde, demokratik olmadığında böyle şeyler olur. Bilirsiniz, muhaliflerinizi hapse atar icabına bakarsınız.” diyordu…
Türkiye’nin yol haritasının nasıl belirlendiği, ‘müstemleke valisi’ diye adlandırılan ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack’ın sözlerinden anlaşılabiliyordu. Barrack 29 Haziran’da İzmir’de, “Türkiye için en iyi sistem Osmanlı millet sistemidir.” dedi. 21 Temmuz’daki ‘Güçlü ulus devletlerin İsrail için bir tehdit olduğu’ söyleminde, güçlü ulus devletin kim olduğu tartışıldı. 28 Kasım’da ise “Hedefimiz(!) 2026 Eylül’de Heybeliada Ruhban Okulu’nu yeniden açmak. Bu konu hem Trump hem de Erdoğan açısından son derece önemli.” diyordu. 6 Aralık’ta ulus devletlere olan alerjisini “1919 sonrasının ulus devletleri Doğu Akdeniz’in jeoekonomik düzenini kilitleyip engel oluşturuyor.” sözleriyle gösterirken, 1919 sonrasında kurulan bölgedeki tek ulus devletin Türkiye olduğu biliniyordu! 8 Aralık günü Barrack, “Ortadoğu’da bir demokrasi görmüyorum. Bölge için en iyisi ‘hayırsever’ bir monarşi.” sözleriyle de dikkatleri yine üstüne çekti. Monarşi, siyasal gücün tek kişinin elinde olduğu ve yönetimin kalıt yoluyla genellikle aile bireylerine geçtiği bir devlet yönetim biçimiydi!
22 Mayıs’ta Macaristan dönüşü uçakta Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın beklenmedik, “Benim yeniden seçilmek gibi bir derdim yok!” sözleri ortaya atılmış bir bomba gibiydi. AKP’li Ömer Çelik’in “Cumhurbaşkanımız tekrar seçilmesi bizim birinci önceliğimiz” sözlerinin arkasından, Devlet Bahçeli’nin sarf ettiği, “Cumhurbaşkanının yolundan caymaya hakkı yoktur!” kelimeleri döküldü. Erdoğan bu konuya 1 Haziran’daki şu sözleriyle noktayı koyuyordu: Elhamdülillah dimdik ayaktayız. Emri vaki olana kadar da yine burada olacağız…
Yıl boyunca gazeteci tutuklamaları ve belediye başkanlarına yöneltilen suçlamalar hız kesmedi. 22 Haziran’da Fatih Altaylı tutuklandı.1 Temmuz’da İzmir eski Belediye Başkanı Tunç Soyer ve 157 kişi göz altına alındı. 4 Temmuz’da Manavgat Belediye Başkanı Nefi Kara gözaltına alındı, sonra tutuklandı. Arkasından ertesi gün Adıyaman, Adana ve Antalya belediye başkanları gözaltına alındı. Muhittin Böcek ayın 7’sinde tutuklandı. 19 Ağustos’ta Beyoğlu Belediye Başkanı tutuklandı. 24 Ekim’de TELE1’e kayyum atandı. Merdan Yanardağ’ı casusluk suçlamasıyla tutukladılar. Böylece, toplumu kırılgan ve çaresiz bırakan bu alternatifsizleştirme politikasının, Profesör Şengül Hablemitoğlu’nun söylemiyle Neopatrimonyalizm yani intikamcı müdahalecilik ya da itaat inşaası olduğunu öğreniyorduk.
11 Temmuz’da, PKK’nın silah bırakma töreni Erbil’de bir tiyatro sahnesi gibi gerçekleştirildi.
4 Ağustos’ta bir başka yapay gündem oluşturuldu; E-imza, sahte diploma, sahte vatandaşlık verme, oturma izinleri skandalları konuşulur oldu. 14 Kasım’da bu kez futbol bahis skandalı yeni bir gündem olarak ortaya atıldı.
8 Ekim’de uyuşturucu madde kullanımının araştırılması amacıyla meclise verilen önerge AKP ve MHP oylarıyla reddedilmesinden iki ay sonra, uyuşturucu kullanımı suçlamasıyla çok sayıda ünlü gözaltına alındı ve tutuklandı!
18 Ekim’de İktidar paylaşım savaşlarının başladığı söyleniyordu. 1 Aralık günü Bellona firmasının CEO’su Alpaslan Baki Ertekin’in, “Neden bir holdingi aileden birine bırakmak hoş karşılanırken, siyaseti aileden birine bırakmak anormal karşılanıyor?” sözleri yepyeni bir tartışmayı öne çıkarıyordu. 12 Aralık’ta Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Hep söylerim, kefenin cebi yok. Öbür dünyaya mal mülk değil, adalet ve dürüstlük üzerine yaşanmış bir hayat götüreceğiz” sözleriyle sanki bir vekaletin önünü açıyordu. Bu anlamda adı geçen Bilal Erdoğan çeşitli nedenlerle babasının adını anıyor, 14 Aralık’ta, “Biz Cumhurbaşkanımızı biraz daha güçlü kılsaydık şu İsrail, şu soykırımı yapamazdı” sözleriyle adı geçen mücadelede ön almaya çalışıyordu.
İnşa edilen yeni rejimde Bilal Erdoğan’ın liderlik yapabilmesi için ‘zemin düzlemesi’ yapıldığını iddia eden yazı ve düşünceler yıl sonunda artmıştı. Tom Barrack’ın dile getirdiği ‘Merhametli Monarşi’ ye geçiş demek ki 2026’nın ana gündemini oluşturacaktı…