Bir ülke bir başka ülkenin egemenlik haklarını ve bağımsızlığını tanımıyorsa ve ihlal ediyorsa bunun adı emperyalizmdir.
ABD Devlet Başkanı Donald Trump göreve ikinci defa geldiğinde Danimarka’nın, Panama’nın ve Kanada’nın egemenlik haklarını yok sayan açıklamalarda bulunmuştu; Kanada’nın ABD eyaleti olmasından, Panama Kanalı’nı ABD’nin kontrol etmesinden, Danimarka’ya ait olan Grönland adasının satın alınmasından söz etmişti.
Ancak Trump işe Grönland, Panama ve Kanada ile başlamadı; Filistin ve Venezüella ile başladı.
Trump önce İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile birlikte Filistin toprağı olan Gazze’yi yerle bir etti, 60 bini aşkın Filistinlinin katledilmesine yol açtı ve “barış antlaşması” maskesi altında, Gazze’yi bir ABD-Britanya eyaletine çevirip Filistin’in Gazze’deki egemenlik haklarını ortadan kaldırdı.
Trump geçtiğimiz cumartesi günü de Venezüella topraklarına bomba yağdırdı ve Venezüella Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu bir korsanlık ve haydutluk operasyonuyla ele geçirip ABD’ye kaçırdı.
Böylece hem uluslararası hukuk hem de ABD’nin iç hukuku ağır bir biçimde ihlal edildi ve herkes, kendisini hukukun üstünde konumlayan Trump’ın dünyanın güvenliği için ne kadar tehlikeli bir insan olduğunu gördü.
***
Söz konusu operasyonun uyuşturucuya karşı mücadeleyle de Venezüella halkının özgürlüğüyle de ilgisi olmadığı açıktır. ABD’nin önceliği bu olsaydı dünyadaki çeşitli diktatörlüklerle işbirliği yapmazdı; dünyadaki onlarca diktatörlüğe, teokrasiye ve monarşiye destek vermezdi.
Venezüella’ya karşı girişilen yasadışı harekât, halk tarafından serbest ve özgür seçimlerin sonucunda seçilen Venezüella eski devlet başkanı Hugo Chavez’in kurduğu sosyalist düzene karşı düzenlenmiştir. Chavez, emperyalizme ve kapitalizme karşı mücadele veren bir devrimciydi; bu çerçevede Venezüella’nın doğal kaynaklarını ulusallaştırmıştı, kamucu bir yaklaşımla halkın hizmetine sunmuştu, özelleştirmeleri ortadan kaldırmıştı. Venezüella o dönemden beri ABD’nin hedefindeydi. Çünkü Venezüella aynı zamanda dünyanın en büyük petrol kaynaklarından birisine sahiptir.
Chavez’in genç yaşta kanserden ölmesinden sonra, onun yardımcılarından birisi olan ve onun politikalarını sürdüren Maduro halk tarafından devlet başkanı seçilmişti. Maduro’nun ülkesini Chavez kadar iyi yönetip yönetmediği ve yeterli bir halk desteğine sahip olup olmadığı tartışılsa da ABD’nin asıl hedefi Maduro’nun şahsı değil, Chavez’in Venezüella’da kurduğu anti emperyalist ve anti kapitalist düzendir.
Nitekim Trump da açık bir biçimde, ABD’nin Venezüella’daki petrol kaynaklarını “geri alacaklarını” ve Venezüella’yı bir süre “yöneteceklerini” ilan etmiştir!
Trump böylece, sanki Venezüella’nın toprakları da petrol kaynakları da ABD’ye aitmiş gibi şuursuz bir açıklama yapmıştır.
***
Trump’ın Venezüella’dan yola çıktığını ve uyuşturucu taşıdığını iddia ettiği gemileri, uluslararası ve ulusal hukuka aykırı biçimde bombalaması, Veneüella’ya karşı yürüttüğü stratejinin ilk sinyalleriydi.
Çünkü bu gemilerin uyuşturucu kaçakçılığı yaptığına dair bir istihbarat alındıktan sonra, gemiler takip edilebilir ve ABD karasularına girdiği anda operasyonla ele geçirilebilir, kaçakçılığı yapanlar da yargıya teslim edilebilirdi.
Doğrusu bu olmalıydı. Ancak Trump “vahşi batı” filmlerindeki kovboylar gibi bu gemileri Venezüella’nın karasularında veya uluslararası sularda bombalayıp imha etmek yolunu seçti.
Trump bununla da yetinmedi, Venezüella’nın egemenlik haklarını ve bağımsızlığını bir kere daha yok sayarak Venezüella’da darbe gerçekleştirdi.
Türkiye’deki AKP hükümeti de Venezüella konusunda yeterli ve etkili bir tepki vermeyerek bu bozuk düzenin bir parçası olduğunu bir kere daha kanıtladı!
Oysa Venezüella’ya karşı gerçekleştirilen ABD darbesi sadece Venezüella’yı ilgilendiren bir konu değildir. Bu darbe, tüm dünya ülkelerinin egemenlik haklarına ve bağımsızlıklarına karşı gerçekleştirilmiş bir darbedir!