Akdeniz’de kendimizle baş başa...

16 Ağustos 2020 Pazar

Bilinen bir fıkradır; arkadaş otobanda ters yöne girmiş, tam gaz gidiyor. O sırada radyoda anons:

- Bir sürücü otoyolda ters yönde ilerlemektedir. Aman dikkat!

Bizimki elinin birini direksiyondan çekip söylenmiş:

- Bir sürücü de ne, herkes ters yöne girmiş!

Türkiye’nin Akdeniz politikası biraz abartmış olsak da bu fıkraya benziyor.

Çıkarlarımızı korumakta haklıyız. Ancak iktidarın uyguladığı yöntem hem haklılığı gölgeliyor hem haklılığı sürdürmeyi zorlaştırıyor.

Diplomaside bir söz vardır: Geç kalan kaybeder!

2000’li yılların başından itibaren Doğu Akdeniz parsel parsel paylaşılırken AKP iktidarı ülke içinde vahşi bir düzenleme içindeydi.

Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi, 2003-2013 arasında İsrail, Lübnan, Mısır’la art arda münhasır ekonomik bölge (MEB) anlaşmaları yaptılar. Birleşmiş Milletler (BM), bu anlaşmaları belli sürelerle onayladı. Türkiye’nin tepkisi, Dışişleri Bakanlığı bürokrasisinin rutin reddedişlerinin ötesine geçmedi.

***

Bugün o yıllardaki ihmallerin sancılarını çekiyoruz.

Yunanistan, 2003’ten itibaren AKP hükümeti ile çok iyi ilişkiler kurarken Türkiye’yi kuşatan anlaşmaları da adım adım örüyordu. O dönemin Başbakanı Erdoğan’la Yunanistan yöneticileri görüşürken Türkiye Büyükelçisi’nin katılmadığı zamanlar oldu.

Şimdi Yunanistan sadece “Batı’nın şımarık çocuğu” olarak değil, neredeyse Doğu’nun da şımarık çocuğu olarak sahne almış durumda. Mısır’la yaptığı son anlaşmanın Rodos ve Girit’i ada değil de karaya bağlı alanlarmış gibi göstermesi “Ben ne yaparsam yapayım AB arkamda durur” anlayışının yansıması.

Akdeniz’de yaşanan güncel gelişmelerin çok boyutu var. Bugün, Türkiye’nin yalnızlaşması üzerinde derinleşelim.

Dünyanın en densiz gücü olan ABD bile bir bölgeyi işgal edeceği zaman işe şu kavramla başlıyor:

Koalisyon güçleri!

Afganistan, Irak’tan sonra Suriye’ye de aynı yöntemle girdi. Suriye’ye “tam demokrasi” getirme operasyonuna girişirken 20 ülkeyi daha yanına aldı. Dünyaya dedi ki:

- Eyy ahali, ben Suriye’ye ülkesel bir hedef olarak değil, küresel bir hedefle giriyorum. Bakın şu kadar ülke de yanımda...

ABD’nin 5 Japon haberleşme elemanına, 10 kişilik Polonya sağlık ekibine ihtiyacı mı var? Elbette hayır. Ancak oyununu böyle oynuyor.

Türkiye ne yapıyor?

Yalnızlaşmayı adeta bir hünermiş gibi sunup her fırsatta bu yola sapıyor.

Tarihimizde ilk kez aynı anda Suriye, İsrail ve Mısır’da büyükelçimiz yok. Bu ülkelerle ya ABD-Rusya üzerinden haberleşiyoruz ya da gizli servislerin dilleri aracılığıyla.

Suriye ile en uzun kara sınırına sahip olup diplomatik ilişkiyi kesmek hangi aklın ürünüdür?

İsrail’in başta Filistin sorunu olmak üzere her alanda fırsat kolladığı, dünya başkentlerini diplomatik ablukaya aldığı bir ortamda büyükelçiliği işlevsiz hale getirmek hangi akla hizmettir?

Doğu Akdeniz’in iki ucunu tuttuğumuz Mısır, Arap dünyasının fiili küresel temsilciliğini yaparken, ABD ve AB “Aman Mısır’ın iç düzeni karışmasın, bizim çıkar dengelerimiz bozulmasın da ne olursa olsun” dediği bir ortamda bu ülkeyle diplomatik bağı koparmak hangi akla hizmettir?

Özünde “İslam ülkeleri” olarak geçiyor ama Suriye ve Mısır nüfusunun yüzde 8-10’unun Hıristiyanlardan oluştuğunu da unutmamak gerekiyor.

***

İşte bu diplomatik kopuşlara şimdi de Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) eklenmek üzere. ABD’nin Basra Körfezi’nde İran’a karşı kullandığı sığınaklardan bir olan BAE’nin Libya’da da Türkiye’ye yönelik saldırıların maşası olduğu biliniyor. BAE son olarak İsrail’le anlaşma yaptı. Mısır hemen olumladı, ABD-AB de öyle. Erdoğan hemen atladı: “Bu durumda BAE ile diplomatik ilişkiyi kesebiliriz.

Keselim.. BAE ile de ABD üzerinden haberleşiriz.

Bölgemizde savaşan taraflar dahil her ülke ile görüşebilen ülke olmaktan, bir tek iyi ilişkisi kalmayan ülkeye doğru gidiyoruz.

Unutmayın... Çok büyük bir güç bile yalnızlaştıkça güçsüzleşir!


Yazarın Son Yazıları

Bağış-lanmaz israf! 23 Eylül 2020
O... 20 Eylül 2020
Sudan dersleri... 16 Eylül 2020
Siyasal ısınma! 10 Eylül 2020