AB ile Ortadoğu'ya Dönmek (II)

04 Temmuz 2013 Perşembe

Londra’dan yazan okurum Genç Köylü, ilk yazıda yayımladığım mektubunda “Türkiye’nin AB üyeliği gerçekleşmiş olsaydı ne olacaktı?” diyor ve “Türk ulusu egemenliğini Brüksel’e devretmeye gerçekten razı mıdır?” sorusunu yöneltiyor.

\n

Bu sorunun AB serüveninin dillere pelesenk edildiği 50 yılın ardından soruluyor olması başlı başına ilginç. Aradan geçen yıllarda bu çok yaşamsal “egemenlik meselesi”, gerçekte en az tartışılan konu oldu. Bu dahi, Türkiye’de AB meselesinin ne derece yüzeysel ve hamaset düzeyinde ele alındığını kanıtlamaya yeter...
Kişisel görüşüm şöyle; Türkiye’nin üyelik dinamiği şayet ciddiyet kazansaydı, çoğu politikada zaten Brüksel ile zorunlu uyum yaşanacaktı. Müzakere süreci sonunda, diğer ortaklarla kendiliğinden oluşan asgari bir hizalanma sağlanacaktı.
Tarım ve balıkçılıktan, enerji, adalet, yargı, sosyal politikalara uzanan yelpazede müzakereler zaten bunun için yapılıyor. 35 konu başlığında uyum isteyen müzakerelere bu sebeple ihtiyaç duyuluyor. Müzakerelerin açıldığı 2005’ten bu yana 1 konu başlığını tamamlayabilen Türkiye’de bu durum tabii pek fark edilmiyor ama 35 faslın kapanması Brüksel’le ciddi bir hareket birliği gerektiriyor.
En başta
“demokratik değerler” ve “hukuk devleti” olmak üzere, “üyelik” ortak asgari “olmazsa olmaz”lar üzerinden mümkün olabiliyor. Bu “asgari müşterekler”, daha sonra topluluk kuralları olarak üye ülkelerde otomatik işlerlik kazanıyor.
Ortak kurallarla oluşan bu ortak müktesebat, ne oranda egemenlik transferi gerektiriyor? Özdeki soru bu.

\n

Ulusal çıkarda transfer yok!

\n

Bu önemli sorunsala dikkat çeken okurumuza, 1961 yılında İngiltere’nin AB’ye ilk üyelik talebinde bulunan başbakanı Harold Macmillan’ın sözleriyle yanıt verelim.
“En büyük önem atfetmemiz gereken ulusal egemenlik, son tahlilde bir ‘derece’ meselesidir” diyor muhafazakâr Macmillan ve ekliyor:
“Avrupa’da federalist bir sistemi savunan güçlerin var olduğunu gayet iyi biliyorum. Bu güçler, Avrupa’nın bir tür ABD’ye dönüşmesini istemektedirler. Ama bu ABD-AB teşbihi tümüyle (zorlama!) gerçekdışıdır.”
Tarih, Macmillan’ı haklı çıkardı.
Macmillan’ın bu sözleri söylediği dönemde
“Avrupa Ekonomik Topluluğu” olarak anılan 6’lar, zamanla 28’li AB’ye evrildi ama aradan geçen yarım asırda, federal bir yapıya kavuşmadı. Kolayına kavuşacağı da yok!
“Tüm yasalar artık AB’den yapılıyor!” argümanına bugün İngiltere’de sıkı sıkıya sarılanlar, Londra’dan yazan okurumuzun iyi bileceği gibi icabında bu savı araçsal olarak kullanan AB karşıtları oluyor...
AB’nin inşası, Macmillan’ın öngördüğü doğrultuda federal çizgi yerine hükümetler arası mimariyle şekillendi.
Bu mimaride devletler
“inisiyatif alma güçlerini” ve “veto haklarını” koruyorlar. Ulusal egemenliği ilgilendiren stratejik konularda devreye giren “oybirliği ile karar alma” ilkesi, bu yapının dışavurumu.
Yanı sıra 17 üyenin resmi olarak kullandığı, 11 üyenin dışında olduğu
“Avro” ve maliye-para politikalarında “ulusal egemenliğin” sıkı sıkıya korunduğu da unutulmamalı. Dış politika ve güvenlik konularında da, “ulusal çıkarların” önde tutulduğu bir gerçek.

\n

Bizdeki sorun ‘güven krizi’

\n

Ulusal egemenlik haklarının transferi Macmillan’ın dediği gibi tam bir “derece” meselesi. Ama Türkiye’nin durumu tabii farklı. Türkiye’nin 28’lerle; tüm diğer üye ve aday ülkelerde olmayan köklü bir “güven sorunu” var.
Türk tarafında
“Sevres sendromu”, Avrupa tarafında -özetle- “İslamofobi” diye tanımlanan bu “güven bunalımı”, tüm AB ülkeleri için görece bir konu olan egemenlik transferinin sınırlarını aşıyor ve genlere işleyen bir tarihi, psikolojik bir blokaj yaratıyor.
Okurumuzun satırlarına sinen
“İyi ki olmadı, Türkiye’nin tam üyeliği olsaydı sanki daha mı iyi olacaktı?” yaklaşımının, temelinde bu “karşılıklı güven açmazı” var.
Bu tarih bahsinin üstesinden gelinemediği için AB ufkumuzun uzaklaşmasını, bir düş kırıklığı yerine görece rahatlamayla karşılamak duygusal olarak anlaşılabilir bir duygu. Ama rasyonel planda ne derece sağduyulu bir dış politika tercihi, doğrusu emin değilim.
Yazıyı 2002 Aralık’ında, Ankara’yı dışlayarak 10 Doğu Avrupa ülkesine genişleme kararı alan
“kritik yol ayrımı” Kopenhag zirvesinde konuştuğum bir Alman diplomatın sözleriyle bitirmek istiyorum:
“Türkiye bana II. Dünya Savaşı öncesi Almanyası’nı hatırlatıyor” demişti o diplomat: “Ülkeniz tarihin vaat ettiği potansiyeli yakalayamamanın acısıyla kavruluyor. Hırsları ve kompleksleri var. Bir bakıyorsunuz büyük devlet gibi efeleniyor; bir bakıyorsunuz ezilmişliğin kompleksi ile hareket ediyor. Temennim bu tehlikeli ‘gelgit’lerin Türkiye’yi maceraya açık bir noktaya sürüklememesidir...”
Neo-Osmanlıcılıktan Şanghay 5’lisi düşlerine dek... Avrupa’dan uzaklaştığımız son dönemde altı çevrilmedik taş bırakılmadı.
“Kardeşim Esad”, “katil Esad” oldu. “Komşularla sıfır sorun”, “sıfır komşu” yarattı.
Bunlar macera değilse dış politikada macera başka nasıl tanımlanır? Alman diplomatın sözlerini, bugün sıklıkla hatırlıyorum.
NATO ile kavga eder hale geldiğimiz noktada Avrupa çıpasını yitirmekteki kaygım, iç ve dış politikada maceradan giderek burnumuzun dibini göremez hale gelmektir.

\n

Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları

Koronayla dans 18 Haziran 2020