Yeni Türkiye’nin ‘Selfie’si

31 Ağustos 2014 Pazar

Erdoğan’ın 28 Ağustos söylevlerini ve Çankaya’daki devir teslimi izlerken, gözlerimin önüne Hollande’ın Elysee Sarayı’na çıktığı gün geldi.
Elysee’de çiçeği burnunda başkan sıfatıyla yaptığı ilk konuşmada Hollande, “Parlamento, hükümet ve yargı bağımsız olacak!” demişti:
Ben herkes adına her şeye karar vermeyeceğim. İktidar ağırbaşlı ve ilkeli kullanılacak. Devlet yansız olacak. Daima laikliği savunacağım ve ırkçılıkla mücadele edeceğim. Fransa bütün halklara saygı gösterecek, özgürlükler ve ezilenlerin onurunu, kadın haklarını hep koruyacak…
O zaman da (Bakın: “Hollande Usulü Başkanlık” Sağnak; 17 Mayıs, 2012) yazdım.
Güçler ayrımı…
Laiklik vurgusu…
Özgürlükler…
Kadın haklarının önemi…
Bir paragrafta, modern devletin koruması, kollaması gereken “olmazsa olmaz” tüm değerler var!
Bir Hollande’ın vermiş olduğu şu mesajlara bakın…
Bir de… kendisini “yeni milat” olarak gören “yeni Türkiye”nin cumhurbaşkanı RTE’ye!
Aradaki fark, “Ben devletin hizmetkârıyım” diyenle, “Devlet benim!” diyenin farkıdır.
Bitmedi…
Hollande, Elysee Sarayı’na, orta sınıf bir Fransız arabası… bir Citroen DS5’le çıkmıştı.
Yemin töreninde yanında ailesi, çoluğu çocuğu bulunmamıştı.
Fransa Devlet Başkanı’nın 4 çocuğunun annesi Segolene Royal bu durumu, “Cumhurbaşkanlığına biz cümbür cemaat, maaile seçilmedik!” diyerek açıklamış, ardından eklemişti:
Fransız seçmeni, cumhurbaşkanlığına yalnız François Hollande’ı getirdi. Ailenin paylaştığı mahremiyet anları farklı; harfiyen uygulanacak protokol kurallarının yeri ayrı. Cumhuriyetin yönetimi kusursuz olmalı. Yemin töreninde yalnız anayasal organlar hazır bulunacak!
Bu çok tayin edici yaklaşım farkına baktığınızda, “cumhuriyet rejimiyle” bağdaşan bir protokolden çok, üçüncü dünya monarşilerinin özenti dolu “taç giyme” seremonilerini andıran Ankara’daki törene Fransa’nın neden üst düzey bir temsilci yollamadığını anlarsınız...
Rakipsiz ‘milli şef’ iddiası
Size de oldu mu bilmiyorum?
Ankara’nın “yeni selfie”si olan bu abartılı törenleri izlerken, hiçbir kalıba uymayan “yeni Türkiye” fotoğrafı karşısında ben sıklıkla gerçeklik algısını yitirme hissi yaşadım.
Ekran karşısında, olanları sürekli; “Bu gördüklerim sahiden yaşanıyor mu?” duygusuyla izledim. Ve ister istemez filmi geri sarıp, buraya nasıl geldiğimizi düşündüm…
Kırılma noktası hiç kuşkusuz yapılan ilk 2007 referandumuydu.
Parlamenter sistemi kökten değiştiren ve Erdoğan’ı bugün Çankaya’ya bir yeni “milli şef iddiası” ile taşıyan yolun taşları, 7 yıl önce o ilk 21 Ekim 2007 referandumu ile döşenmişti.
Konuyu o dönemde ısrarla işlemiş; bu adımın ilerde “Tayyibizmin hukuki kılıfını” hazırlayacağını söylemiş; üzerlerinde “referandum sorusunun dahi bulunmadığı”; neyin oylandığı belirsiz bir sandık taktiğini ana muhalefetin sineye nasıl çektiğini/çekebildiğini defalarca sormuştum…
Öyle ki… “Referandum çoktan bitti. O mevzu artık kapandı. Sen konudan hâlâ çıkamadın” diye sitem eden dostlarım olmuştu. Onlara “Referandum Kültürüne Alışmak” başlıklı bir yazıda, “Geleceğin yüreği geçmiştedir” diyen bir İtalyan özdeyişini hatırlatmış:
Ben geçmişten bahsettiğimi düşünmüyorum” demiştim, “Tersine, gelecekten söz ediyorum. 21 Ekim referandumu, Türk demokrasisinde yeni bir kuralsızlık standardı oluşturacak ve geleceğimizi yönlendirecek. Cumhurbaşkanı seçimi ve yetkileri meselesi, kritik bir kavşakta bizi tekrar yakalayacak. Referandumun açtığı büyük belirsizlikler, sorunlar yumağı olarak yeniden önümüze çıkacak. 21 Ekim’i ileride bir kırılma noktasının başlangıcı olarak hatırlayabiliriz.”
21 Ekim referandumunun mazi olduğunu iddia eden ahbabım o zaman hiç unutmuyorum, bana, “Sabah ola, hayrola!” yanıtını vermişti. “Hele o gün gelsin! Oluşan şartlara göre bakarız. Türkiye kriz yönetimi ile idare edilen bir ülke. Biz krizden krize yaşıyoruz. Sorunları bir sonraki krize dek -‘Allah kerim!’- öteliyoruz. Geçmişin referandumuyla artık kim ilgilenir?
Siyasi mücadele farklıdır
Bunu neden şimdi hatırlatıyorum?
Bugünlere böyle hep “Sabah ola hayrola! Şartlara göre bakarız!” diyerek geldik...
Bu sürede muhalefetin en temel beklentisi/ temennisi zamanla AKP’de çatlakların oluşması, bir Gül-Erdoğan kapışmasının yaşanması, Erdoğan’ın bu yolla aşırı güçlenmesinin önlenmesiydi.
Sistemdeki köklü değişikliklere karşı”, bugüne göre yolun başında çok daha etkili yapılabilecek bir mücadeleye girmek yerine, muhalefet, bu “bekle gör” yolunu seçti.
Bugün işte “bekle gör”le varılan nokta ortada.
Yemin töreninde ana muhalefet sıraları boşalıyor...
İçtüzük kitapçıkları fırlatılıyor...
Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı sıfatıyla katıldığı ilk törende, uzattığı el havada kalıyor…
Ana muhalefet lideri kendisine uzatılan eli sıkmıyor!
Bunlar anlamlı siyasi mücadele yöntemleri değil, sembolik jestler sadece. Yazık ki çok geç gelen jestler üstelik…
Yedi yıldır yapılması gereken devamlı ve istikrarlı bir siyasi mücadelenin parçası olmuş olsalardı bir anlamı olabilirdi...
Ancak zamanında o mücadele yapılmadığı için bugün, bu sembolik jestler -heyhat!- sadece yıpratıcı polemik konusu oluyor.  


Yazarın Son Yazıları

Koronayla dans 18 Haziran 2020
Roma açık şehir 28 Mayıs 2020
Umut, korku ve öfke 21 Mayıs 2020
Nefretin zaferi 17 Mayıs 2020
Yeni virüs sarışın 14 Mayıs 2020
Şalom aleykem 10 Mayıs 2020
Yarın korkusu 3 Mayıs 2020