İstanbul Üniversitesi Rektörlük Atamasına Dair

06 Nisan 2015 Pazartesi

İlk kez olmadı, ama beklendiği gibi, yine oldu. İstanbul Üniversitesi Rektörlük seçiminde en çok oyu alan Prof. Raşit Tükel değil, ikinci sıradaki aday Prof. Mahmut Ak, önce YÖK listesinde birinci sıraya çekildi, sonra da Cumhurbaşkanı tarafından rektör olarak atandı. Bu haftanın gündemi çok yoğun ama ben bir İstanbul Üniversitesi mensubu olarak, bu konuda yazmayı öne çekme gereği duyuyorum.
AK Parti, 12 Eylül rejimine ve onun ürünü olan YÖK sistemine güya karşı bir siyasi hareket olarak işe başlayıp, bu sistemin suyunu çıkaran bir icraatla bugüne geldi, tıpkı diğer pek çok konuda olduğu gibi. YÖK sistemini toptan ortadan kaldırmak bir yana, AK Partili Cumhurbaşkanları hiç olmazsa sembolik olarak demokrasinin gereğini yapabilir, kanunların verdiği yetkiyi kullanmak yerine, en çok oyu alan adayı rektör atama geleneği oluşturabilirlerdi. Sadece Erdoğan değil, şimdilerde kıymete binen eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de bu tür bir girişimde bulunmaktan imtina ettiler, meselelerinin demokrasi değil, kendilerine yakın kadroları kayırmak olduğu baştan belliydi. Kendilerinden önceki benzer uygulamaları mazeret göstermeleri ise tam bir pişkinlik, daha ne diyeyim.
İstanbul Üniversitesi’nde bir önceki seçimlerde eğrisi doğrusuna denk gelmişti, iktidar partisine yakınlığı ile bilinen Prof. Yunus Söylet seçimin galibi oldu ve demokratik olan, hiç olmazsa bu şekilde gerçekleşebildi. Doğrusu, siyasi açıdan başımın en zorda olduğu dönemlerde en özgür olduğum yer İstanbul Üniversitesi oldu. Prof. Söylet dönemi pek çok arkadaşım için de, hiç olmazsa öğretim üyeleri için demokratik bir havada geçti. O nedenle, aynı ekolün mensubu olduğunu bildiğimiz Prof. Mahmut Ak’a karşı olumlu bir yaklaşım içindeydik. Dahası, İstanbul Üniversitesi, yapısından dolayı hep Tıp dalından rektörler ile idare edilmişti, Prof. Ak bu açıdan, yani Sosyal Bilimler dalında olanlar için daha halden anlar bir aday görüntüsü veriyordu. Ve dahası, idareciliği döneminde, benim de mensubu olduğum İktisat Fakültesi ile ilişkileri çok iyiydi, idari görev alan ve kendisi ile siyasi görüşü farklı olan arkadaşlarımızın kanaati de buydu. Yani Prof. Ak’a karşı siyasi görüşlerinden dolayı hiçbir önyargım yok, olamaz. Ama ne olursa olsun, Rektörlük atanma değil, seçilme kriterine uyulması gereken bir mevki olmalı. Hadi, mevcut sistemin ve siyaset dünyasının hali malum, hiç olmazsa akademisyenler demokratik ilkelere göre davranmalı diye düşünüyorum. Ancak şimdiye kadar seçimin galibi olmadığı halde YÖK listesinde öne çıkan hiçbir rektör adayı, atanma öncesi yarıştan çekilme basireti göstermedi. Bakın en vahim olan da bu durum; akademisyeninin demokrasi anlayışı bu yönde olan, yani seçimi kazanmadığı halde atanmayı içine sindiren akademisyenlerle dolu bir ülkede hangi demokrasiden bahsedilebilir?
YÖK’ün de, Cumhurbaşkanı’nın da demokrasiden ne anladığı ortada, peki bu koşullarda atanan rektörler, seçimlere katılan öğretim üyelerinin iradesine saygı göstermeyi hiç düşünmezler mi? Belli ki, düşünmüyorlar, bu tavrın saygınlıklarına gölge düşüreceğini hesaba katmıyorlar. İstanbul Üniversitesi Rektörlük atamasında durum aynen böyle oldu, sonuçta her şey bir yana, Prof. Ak saygınlığına gölge düşürdü, ülkemizde demokrasinin geri geri gitmesinde, bir adım da onun katkısı oldu. Yeni rektörün idaresi altında görev yapmak durumunda olan bir öğretim üyesi olarak, düşündüklerimi söylemekten imtina etsem, kendime saygımı kaybederdim, bu benim katlanamayacağım bir maliyet. Aynı nedenle, söylediklerimi, politik doğruculuk gereği veya ‘yasak savmak’ nevinden değil, altını çizerek söylüyorum. Unutmayalım ki, bu noktaya sadece iktidar partisinin ‘demokrasi anlayışsızlığı’ ve icraatleri ile değil, tırsıp sesini çıkarmayanların yarattığı demokratik boşluk nedeniyle geldik. Lafta atıp tutup, mevki, mansıp uğruna her türlü pazarlığa girenleri saymıyorum bile.
Not: Bazı okuyucularımız iktidar partisine AK Parti dememi yadırgamış, beni mesaj yağmuruna tuttular. AK Parti’yi ak bulmadığım da, muhalefet etmekten çekinmediğim de ortada. Başta bazen AKP, bazen AK Partisi, bazen AK Parti diyordum, sonra bu parti kendine ne adı veriyorsa onu kullanmaya karar verdim, başka bir gerekçe yok ve olamaz. Ancak, hangi tabiri kullanacağıma kendim karar veririm ve bu yönde baskıya maruz kalmak beni olsa olsa daha kararlı kılar. Kaldı ki, mesele, kime ne isimle hitab ettiğimiz değildir, böyle teferruatlara takılmak ve bunlardan medet ummanın muhalefet etmek açısından pek de kıymetli olmadığını düşünüyorum.  



Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları

‘Yeni devlet’ 7 Ağustos 2017

Günün Köşe Yazıları