Olaylar Ve Görüşler

Çöken binaların düşündürdükleri

18 Şubat 2019 Pazartesi

1975, hatta 1998 öncesi yapılan 20 yaşın üstündeki eski binaların büyük bir deprem riski altında olduğu kaçınılmaz bir gerçektir. Bu da daha önce değinilen tespitlerin yapılmasını ve gerektiğinde önlem alınmasını zorunlu kılmaktadır; hem de ivedi olarak...

Kartal bölgesinde 5 katlı görünen 8 katlı bir bina çöktü, onlarca insanımız hayatını kaybetti. Göçme sonrası, anında, olaya politik kaygılarla, yayın yasağı getirildi. Halbuki tersine, yıkım mümkün olduğunca geniş ortamlarda paylaşılmalı, tartışılmalıydı. Bu yoldan, “ümitsiz vaka” gibi görünse de, hiç olmazsa halkımızın bir bölümünün ibret alması/ders çıkarması sağlanabilirdi. Bu olayda da bildik/klasik senaryo yaşanacak, sorumlular araştırılmayarak bulunmayacak, bir süre sonra da konu gündemden çıkacak. Halbuki başta İstanbul olmak üzere, ülke genelinde buna benzer binlerce konut olduğu biliniyor; maalesef benzer yeni bir olaya kadar da konu kapatılacak!.. Ancak benzer olayların/yıkımların da sürüp gitmesi beklenmelidir; başta İstanbul olmak üzere çoğu kentimizde bunun benzeri binaların varlığı/yoğunluğu yadsınamaz bir gerçektir. 
Söz konusu yıkım nedeniyle son çıkan “imar barışı” da tartışılmaya başlandı. Aslında bu da daha önce çıkarılanlar (14 adet) gibi imar affından başka bir şey değil, ancak en kapsamlısı olduğu anlaşılıyor. Bu yoldan, hiçbir tespit ve teknik bilgi olmadan, mal sahiplerinin/ kullanıcıların beyanıyla her türlü kaçak yapının yasallaştırıldığı gözleniyor. Şimdiye kadar başvuran sayısının 10 milyonu geçtiği belirtiliyor.
Kent ve ülke genelinde niteliği belirsiz büyük bir konut stokunun varlığı, bunun başta gelen nedeninin de popülist yaklaşımlarla göz yumulan kaçak yapılar olduğu biliniyor. Bu binaların çoğunda proje ve hiçbir belge ve bilgi yok. Şimdilerde bunlar açılan yoldan “yasallaştırılıyorlar”! Bunun sonunda son yaşananın benzeri yıkım ve can kayıplarıyla karşılaşıyoruz; bu koşullarda benzer olumsuzlukların sürüp gitmesi kaçınılmaz görünüyor...
Yaşanan tüm popülist yaklaşımların ötesinde, “seferberlik” benzeri yoğun bir kampanya ile mevcut binaların belgelenmesi gerekiyor. Bunun için ülkede yeterli/teknik eleman gücü mevcut. Başta mimarlar ve inşaat mühendisleri odalarının desteğiyle ve kapsamlı bir program dahilinde bu tespitlerin yapılması mümkün. Buna karşın, özellikle son yıllarda, yerel ve merkezi yönetimlerin meslek odalaodalarını sürekli dışlamaya ve işlevsiz kılmaya çalıştıkları gözleniyor... Binalar için öngörülen tespitler kapsamında taşıyıcı sistemlerin durumu da belirlenebilir; bu yoldan sorunlu binaların ayıklanması mümkün ve zorunlu görünmektedir.
Ülkemizdeki yapılaşmanın durumu, 17 Ağustos 1999 Marmara depreminde açık ve acı bir şekilde ortaya çıktı; binlerce bina yıkıldı, büyük can kayıpları yaşandı. Dahası, zamanında üzerinde durulmasa da yetkili çevrelerde 2002 ekonomik krizini tetiklediği de dile getirilmişti. Bu depremden önemli dersler çıkarılması ve kapsamlı önlemler alınması gerekirdi, maalesef bunların hiçbiri yapılmadı/yapılamadı. Bu bağlamda çözüm diye ortaya konulan kentsel dönüşümün de, kısa zamanda rantsal dönüşüme evrildiği biliniyor!
Ülkemizde 1969 öncesi bugünkü anlamda tutarlı bir deprem yönetmeliği yoktu. Yaşanan depremler ve gelişen bilgilerin ışığında söz konusu yönetmelikte, 1975, 1998, 2007 ve 2018 yıllarında, güvenlik artırıcı yönde kapsamlı değişiklikler yapılmıştır. Bu durumda yapım dönemlerinin elverişsiz koşulları nedeniyle kullanılan niteliksiz betonlar sorunu daha da büyütüyor. Gerçekten İstanbul’daki binaların çoğunun, yıllar boyu denizlerden çıkarılan son derece kalitesiz kum-çakıl karışımı “agrega” ile hazırlanan betonarme betonlarıyla yapıldıkları bilinmektedir. İlgili çevrelerde bilinen bu gerçeği çöken binanın molozlarında gözlenen “midye kabukları” da doğrulamaktadır. Bu koşullarda 1975, hatta 1998 öncesi yapılan 20 yaşın üstündeki eski binaların büyük bir deprem riski altında olduğu kaçınılmaz bir gerçektir. Bu da daha önce değinilen tespitlerin yapılmasını ve gerektiğinde önlem alınmasını zorunlu kılmaktadır; hem de ivedi olarak...

Konut sahiplerinin görev ve sorumlulukları

Konu kapsamında konut sahiplerine de, kendi mal ve can güvenlikleri gereği önemli görevler düşmektedir: 
• En küçük elektrikli ev aleti alımında bile garanti belgesi soran halkımız, projeye bakmadan, projeyi sorgulamadan tüm varlığını konuta yatırabilmektedir. Sorun bununla da sınırlı kalmıyor, kat maliklerinin, kendi konutları içinde, binadan bağımsızmış gibi davrandıkları durumlarla sıkça karşılaşılmaktadır. Öyle ki hiçbir teknik görüş almadan bölme duvarları kaldırılmakta, yeni duvarlar yapılmaktadır. Halbuki üst üste gelen “düzenli” bölme duvarlarının, yapının deprem dayanımına önemli katkıda bulunduğu bilinmektedir. 
• Bina içi tadilat sürecinde bilinçsiz bir şekilde, taşıyıcı sistem elemanlarına da (kolon, kiriş) müdahale edildiği gözlenmektedir. Hele kaldırılan kolon ve kirişlerse en vahimi ve başta gelen hasar/göçme nedenidir. Söz konusu müdahaleler zemin katta ise özellikle galeri ya da işyeri oluşturmak amacıyla kaldırılan duvar ya da duvarlar nedeniyle ortaya çıkan “yumuşak kat”ın başlıca göçme nedeni olduğu bilinmektedir. 
• Kat malikleri açısından, binaların bodrum katlarındaki sorunlar bir diğer büyük olumsuzluk nedenidir; bu bağlamda havasız, yalıtımsız bodrumlarda betonarme betonlarındaki bozulmalar ve donatı korozyonları, betonarme sistemle bağlantılı su depoları ve kısa kolonların en küçük depremde bile hasar ve göçmelere yol açacağı gözetilmelidir. Bu bağlamda konut sahiplerinin, bodrum katın da binanın bir bölümü olduğunu düşünmeleri ve belirtilen olası sorunları izleyerek çözüm aramaları gereği ortaya çıkmaktadır.
• Konut maliklerinin, özellikle eski olanların, binalarını kontrol ettirmeleri önerilmektedir. Buna göre belirlenecek olan olumsuzlukların giderilmesi mümkün ve zorunlu görünmektedir. Bu bağlamda depremlerde başlıca hasar nedeni olan yapım kusurlarının da giderilmesi mümkün olmaktadır. 
Bu koşullarda mevcut durum bir Alman özdeyişini anımsatıyor; Almanlar bir sorun çıktığında “durum ciddi ama vahim değil” derler. Bizde ise maalesef tersi geçerli, durum vahim ama ciddi değil.

PROF. DR. KAYA ÖZGEN / E. İTÜ Öğretim Üyesi


Yazarın Son Yazıları