Olaylar Ve Görüşler

İdam AB’ye veda olur!

26 Temmuz 2016 Salı

İdamın tekrar getirilmesi demek Avrupa Konseyi dışında kalmak demektir.

 

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS), 1950 yılında imzalanan ilk (özgün/ original) metninde ölüm cezası yasaklanmış değildi. (Yasama hakkına ilişkin Madde 2)
1983 yılında imzalanan AİHS’ye ek 6. Protokol, ölüm cezasını kısmen (savaş hali dışında) kaldırmış; 2005 yılında imzalanan 13. ek Protokol ise, savaş hali de içinde olmak üzere her koşulda ölüm cezasının kaldırılmasını sağlamıştır.

Mevcut protokol
Ölüm cezasını Avrupa kıtasından silmeyi amaçlayan bu protokol, Avrupa Konseyi’nin 47 üyesinden 44 devletçe imzalanmış ve hakları tanımıştır. Türkiye de bu 44 devletten biridir. Kalan 3 devletten Ermenistan imzalamış ama onaylamamış, Rusya Federasyonu ile Azerbaycan ise imzalamamış ve onaylamamış durumdadır. Ancak bu devletler de, moratoryum ilanı yoluyla, ölüm cezasını kaldırmışlardır.

Çekilmek gerekir
Türkiye’nin, ölüm cezasını geri getirmesi için, TBBM’den kanun geçirmesi yetmez. TC Anayasası’na göre kanun niteliğinde sayılan bu protokolden çekilmesi gerekir. Böyle bir çekilme ise bugünkü koşullarda Avrupa Konseyi üyeliğine veda etmek demektir.
Geçmişte Albaylar Cuntası döneminde, Yunanistan idam tehdidiyle karşılaşmış ve ihracı önlemek için, kendisi Avrupa Konseyi üyeliğinden çekilmişti (tarihteki tek örnektir /sonra yeniden üye oldu).
Kısacası bu, Türkiye’nin dış politikası, dünyadaki yeri ve imajı acısından son derecede büyük bir değişim demektir. Avrupa Birliği üyeliğine aday bir devletten, AB’den çok daha gevşek bir Avrupa örgütü olan Avrupa Konseyi dışında kalmanın getireceği sorunlar, çok ama çok büyük olacaktır.

Prof. Dr. RONA AYBAY

 

-

 

 

Temcit pilavı: Ölüm cezası

 

15 Temmuz 2016’daki başarısız darbe girişiminden sonra, iktidar partisinin meydanlara çağırdığı yandaşları tarafından idam cezası yeniden tartışılmaya başlandı. Ancak popülizmi ve hamaseti bir tarafa bırakırsak ve soğukkanlı düşünürsek, idamın yeniden mevzuatımıza getirilebilir mi?

Tarafı olduğumuz uluslararası sözleşmelere ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarına baktığımız zaman, yanıtımız kesinlikle “hayır”dır. İdam, devletin taammüden (tasarlayarak) insan öldürmesidir. Türkiye, idam durup dururken kaldırmadı, kaldırmak zorunda kaldı. Türkiye’nin kurucuları arasında yer aldığı Avrupa Konseyi, 1983 yılında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ek 6 No’lu protokolü kabul etti. Bu protokole göre, savaş ve yakın savaş halleri dışında, idam cezası yasaklanıyordu. Arkasından 2002 yılı şubat ayı içerisinde AİHS’ye ek 13 No’lu protokolü kabul ederek, ölüm cezasının her koşulda kaldırılmasını düzenledi. Bugün için 47 Avrupa Konseyi üyesinin hiçbirinde idam cezası yoktur.

‘Çekince koyma yasağı’
Türkiye, 6 No’lu protokolü 2003 yılında, 13 No’lu protokolü ise 2005 yılında imzalamıştır. 13 No’lu protokolün 3. maddesi ile taraf devletlere “çekince koyma yasağı” getirilmiştir. Anayasanın 38. maddesindeki idam yasağı ve 90. maddesindeki “uluslararası sözleşmelerin yasalardan üstünlüğü” ilkesi nedeniyle de idamın yeniden mevzuata konulması mümkün değildir. Yani Türkiye dahil, Avrupa Konseyi’ne üye hiçbir ülke, bundan böyle mevzuatına idam dahil edemez.

İdam caydırıcı olmamıştır!
İdamın tarihsel ve sosyolojik boyutuna baktığımız zaman, bu cezanın belli kesimlerce iddia edildiğinin aksine, hiç de caydırıcı olmadığını görürüz. Zira idamın onarılamaz (geri dönülmesi imkânsız) niteliği, çağdışı olması, eşitsizlik yaratıcı özelliği, gayri insani oluşu, yarattığı dehşet duygusu gibi nedenlerle de savunulması mümkün değildir. Ölüm cezası, hatayı onarma olanağı olmayan, ağır ve vahim bir cezadır. Vahşi ve ilkel bir intikam duygusu yaratır. Oysa günümüz ceza siyasetinde, öç alma hedeflenemez.
Diktatörlükleri bir tarafa bırakırsak, modern devletlerde devletin ceza verme hakkı, yaşamı sona erdirmeyi kapsamaz. Devlet, kişilerden aldığı yetkileri kullanır. Ancak kişi, hayatını yok etme, öldürme yetkisini hiç kimseye veya devlete devredemez.
Çağdaş ceza hukukunda; suçlunun topluma kazandırılması hedeflenir. Oysa ölüm cezası ile tasfiye amaçlanır. Çağdaş hukukun amacı tasfiye olamaz. Ölüm cezasının korkutucu ve caydırıcı etkileri ispatlanmış değildir. Tam tersine, tarihi gelişimine baktığımızda, ölüm cezasını hiç düşünmeden en ağır suçları işleyenlerin çok fazla olduğunu görmekteyiz. Örneğin 19. yüzyılda İngiltere’de hırsızlığın ve yankesiciliğin cezasının ölüm olduğu dönemde, yankesicilerin en çok diğer yankesici meslektaşlarının darağacına çıkarıldığı vakit, olayı seyretmek için toplanan kalabalık arasında sanatlarını icra ettikleri belgelenmiştir. Yine İngiltere’de o dönemde darağacındakilere telkinde bulunan bir din görevlisi, telkinde bulunduğu 167 kişiden 161’inin daha önce aleni bir ölüm cezası infazını seyretmiş olduğunu tespit etmiştir. Bu da ölüm cezasının, iddianın aksine hiç de caydırıcı olmayan, çağdışı bir ceza anlayışı olduğunu ortaya koymaktadır.

Çağdışı bir anlayış
AİHM, ölüm cezasının adalet konusundaki bölgesel normlara uygun düşmediğini (Soering/İngiltere davası) ve yaşama hakkı ile bağdaşmadığını (Salman/Türkiye davası) içtihatlarıyla somutlaştırmıştır. Bizim Anayasa Mahkemesi de 1989 tarihinde verdiği kararla, kişinin yaşam hakkının devredilemez ve vazgeçilemez temel bir hak olduğunu, bu haklara karşı olan her türlü engelin kaldırılmasının da devletin ödevi olduğunu belirtmiştir (1989/14-49 sayılı karar).
Yasal ve fiili durum budur. Türkiye, rotasını Batı’dan, Avrupa Konseyi ve AİHM’den Ortadoğu’ya çevirmediği, otoriter veya totaliter bir rejime yönelmediği sürece, temcit pilavı gibi ısıtılan idamın hortlaması mümkün değildir. Bu yöndeki söylemler, popülizm ve hamasetten öteye gitmez.  

Av. KEMAL AKKURT
Sosyal Demokrat Avukatlar Derneği Başkanı


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları