Kabotaj ve Mavi Vatan - Cem GÜRDENİZ
Olaylar Ve Görüşler
Son Köşe Yazıları

Kabotaj ve Mavi Vatan - Cem GÜRDENİZ

01.07.2020 07:00
Güncellenme:
Takip Et:

Türkler olarak çok eskiden beri bulunduğumuz Anadolu yarımadasında, son 1000 yıldır Türk devlet kurumsallığının çatısı altında yaşamaktayız. Dünyanın bu en seçkin coğrafyasında bu kadar uzun bir süreyi başarabilen ve jeopolitik kaderi sonsuza kadar bu topraklarda sürecek başka bir devlet, imparatorluk ya da uygarlık olmadı. 

Bu süreçte iniş ve çıkışlar yaşandı. Görkem, duraksama ve gerileme, hepsi denizde başladı. Denizde İnebahtı (1571), Karada Karlofça (1699) ile başlayan gerileme süreci, 13 Kasım 1918 sabahı 55 parça savaş gemisi ile İstanbul’un işgalinde atalarımızı ilk kez vatan ve devlet kaybetme aşamasına getirdi.

Yetmezmiş gibi 15 Mayıs 1919’da Yunan tümenleri gemilerle İzmir’e çıktı.

Teknoloji ve bilimden kısacası akıl yolundan uzaklaşarak, nakil yolunda ısrar eden Osmanlı İmparatorluğu, yok olma aşamasına geldiği Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda geri kalmış, ticaretini yabancılara teslim etmiş, çiftçi bir devlet idi. Denizden istilaya gelen çelik imparatorlukların ateş gücü karşısında, denizde, yani ileri savunmanın başlaması gereken yerde direnecek güce sahip değildi. Buna rağmen, daha erken yıkılmasını geciktiren tek neden eşsiz coğrafyasıydı.

Sanayide ve donanmalarda kömürden petrole geçiş ve büyüyen ticari çıkarlar ile birlikte yeni kaderi 20. yüzyıl başında çizildi. Parçalanacaktı. 1907 Reval, 1916 Sykes-Picot, 1917 Balfour bu kaderin düğüm noktaları oldu. 1920’de Birinci Dünya Savaşı sonunda Osmanlı'nın imzaladığı Sevr, onu sadece parçalamıyor açık denizlerden de koparıyordu. Karadeniz’de 500 km kıyı şeridine sıkıştırılmış, denizden Ermenistan ile komşu bir devletçik.

AKILDAN UZAKLAŞTIKÇA DENİZDEN UZAKLAŞILDI

Akıldan uzaklaşan Osmanlı denizden de uzaklaşmıştı. Donanması çağlar boyunca kapitülasyonlar, emperyalizm ya da iç cephedeki tutucu karacı aklın kurbanı oluyordu.

Kıyıları, karasuları ile göl ve akarsularında yürüttüğü tüm denizcilik faaliyetlerini, yani kabotaj hakkını kendi tekelinde korumak istemiyor, sonraları korumak istese de gücü yetmiyordu. Onaltıncı yüzyılda yelkene 100 yıl geç geçilmişti.

600 yıllık devletin Donanmasına kumanda eden 216 Kapdan-ı Derya ve Bahriye Nazırı içinde ancak 20-30 kadarının muharip ve denizci olmasının bedeli Çeşme, Navarin ve Sinop baskınlarında ağır ödenmişti. Deniz gücü kurmanın olmazsa olmazı bilimden ve sanayiden uzaklaşan ve endüstriyel medeniyet ürünlerini üretemeyen Osmanlı çökmeye mahkûm olmuştu. 

Demire karşı kanla mücadele etmek zorundaydı. Balkan harbi öncesinde Mısır, Kıbrıs ve Libya; sonrasında Adriyatik ve Ege tamamen kaybedilmiş, Anadolu yarımadası, Tuna ve Süveyş havzalarından tamamen koparılmıştı. Birinci Dünya Savaşı'nda istila donanması Çanakkale’ye hiçbir engel ile karşılaşmadan gelmiş, 25 Nisan 1915 sabahı Arıburnu’nda 19 Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal, 57. alaya ölmeyi emretmek zorunda kalmıştı.

Trakya ve Anadolu’nun büyük bölümünden Türkleri sökmeyi amaçlayan Sevr’i Mustafa Kemal’in askerleri 9 Eylül 1922 sabahı İzmir kıyısında yırtıp attı. Dumlupınar Başkomutanlık Meydan Muharebesinden sonra 1 Eylül sabahı Ölümsüz Başkomutandan aldıkları emir, ilk hedefin Akdeniz olduğu idi.

İngiltere’de Hükümet düşüren Çanakkale Krizinden (Chanak Affair) sonra İstanbul işgali sonlandırıldı ve Mudanya Mütarekesi ile kutsal Kurtuluş Savaşı sonrası Anadolu yarımadası ile Trakya’nın bütünlüğü korundu. Mavi Vatanını dört denizi ve 8300 km kıyısı ile korumuş, yurdunu parçalatmamıştı.


LOZAN'DA BİLİNÇLİ VE NET TAVIR 

Lozan’a gidilirken İsmet İnönü Başkanlığındaki heyete verdiği talimat açıtı: Kapitülasyonlar söz konusu olursa görüşmeleri kesin ve ger dönün. Nitekim konu gündeme geldi ve İnönü tereddütsüz görüşmeleri kesti.

Kapitülasyonlardan kurtulmadan bağımsız ve özgür olunamazdı. 24 Temmuz 1923 günü Antlaşma imzalandığında Türkler, 4,5 asırlık beladan kurtulmuştu. Öyle bir bela ki, sadece ekonomik cephede yıkım getirmiyor, aynı zamanda Türklerin denizcileşmesini, denizciliğin kurumsallaşmasını ve kültür birikimini de önlüyordu.




ATATÜRK'ÜN BÜYÜK ÖNGÖRÜSÜ

Mustafa Kemal Atatürk, donanmasız Anadolu olamayacağını gördü. Ancak sadece donanma gücü de yetmezdi. Türkler ve Anadolu denizcileşmeliydi. Devlet denizcileşmeliydi. Kurumlar denizcileşmeliydi. Savunma denizde başlamalıydı. 900 yıllık karasal kodlara rağmen deniz uygarlığı cephesine geçilmeliydi.

Ölümsüz Başkomutan, kurduğu yeni cumhuriyetin savunmasını denizden başlatacak donanmayı süratle kurdu. Başlangıçta devletin Amirali ve bırakalım harbe hazır donanmayı, pervanesi dönen gemisi yoktu.

Bu açığı kapamak için Bahriye Vekaletini (Bakanlık) kurdu. Donanmanın gelişimine desteğini sürdürdü. Donanmayı her fırsatta onurlandırdı. Oluşturduğu çekirdek donanmayı 1936 yılında Kraliyet Donanmasının ana üssü Malta’ya gönderdi.

Aynı yıl Türk Boğazlarının egemenliğini geri aldı. Türkiye artık Boğazları kendi deniz gücüyle koruyabilecek seviyeye gelmişti. Mustafa Kemal Mavi Vatan’ın(*), yani deniz egemenlik alanlarımızın Amiral Gemisi Türk Boğazlarının egemenliğini almakla genç cumhuriyetin ilk jeopolitik kazanımını gerçekleştirmişti.


DENİZ GÜCÜ VE DENİZCİLİK GÜCÜ BİR BÜTÜNDÜR

Deniz gücü cephesinde yaşanan başarı denizcilik gücü için de yaşanmalıydı. Mustafa Kemal Atatürk, denizciliğin özgürlük, bağımsızlık, sanayileşme ve zenginleşmenin anahtarı olduğunu en iyi görebilen eşsiz bir Türk devlet adamıydı.

1923 yılında toplanan İzmir İktisat Kongresinde denizciler ayrı bir grup olarak temsil edilmemişlerdi. Ancak tüccarlar grubu içinde bir manifesto verdiler. Şöyle başlıyordu:’Kapitülasyonların hep uzağı görmezlik ve düşüncesizlik yüzünden milletin başına bela olduğunu bilmeyen bir fert yoktur... Bunun hangi sebeple olursa olsun idamesi memleket ve millet için en büyük felakettir...Yabancı sermayeli firmalar, Ermeni ve Rumları kullanarak sahillerimizde çalışıp, kemiklerimizi emerek, paramızı alıyorlar.’’

11 Nisan 1926 günü kabul olunan ve 1 Temmuz 1926 günü yürürlüğe giren 815 Sayılı Kabotaj Kanunu ile yabancıların Türk denizciliği üzerindeki tahakkümü bıçak gibi kesildi ve böylece yüzyıllarca denizden uzaklaştırılan Türk halkı kabotaj kanunu ile denizlerine geri dönebildi.

Kabotaj hakkı Osmanlı'yı kemiren ve Türklerin denizcileşmesine en büyük engel teşkil eden kapitülasyonlara Mustafa Kemal’in en okkalı tokadıdır.

MÜFİT BEY HEYECANINA İHTİYACIMIZ VAR

1 Temmuz 1938 tarihinde Kabotaj ve Denizcilik Bayramı münasebetiyle İstanbul Deniz Ticareti Müdürü Müfit Deniz Bey tarafından İstanbul Radyosunda şu sözler söyleniyordu.

‘’Atatürk’ün Ordusu, 1922 senesi Ağustos günlerinden birinin şafağında, cihan tarihinin yeni bir sahnesini yarattı... Lozan, bir devrim ile yeni baştan tarihe yön veren yeni Türk devletinin ilk devrimidir...
Bu rejim, Türk milletine her sahada olduğu gibi Türk denizciliği alanında da gür bir varlık bahşetti...’’

Müfit Beyin heyecanı bugün var mı? Atatürk zamanında limanların devletleştirildiği, Türk bayraklı ticaret filosunun kabotaj şehitleri verecek kadar eski ve neredeyse denize çıkamayacak durumdaki gemileri ile milli firmalar ve hatların oluşturulduğu, denizcilik kültürünün baş tacı edildiği günlerden bugünlere geldik.

Yüzerken, Kürek çekerken, Yelken yaparken onlarca fotoğrafı olan, İstanbul’da geçirdiği her hafta sonunu denizde ve teknede değerlendiren Atatürk’ten sonra denizi ruhu ve kalbi ile seven ne cumhurbaşkanı ne de başbakan gördük.

CUMHURİYET DONANMASI HER ŞEYE RAĞMEN GÖREVİNİN BAŞINDA

Maalesef özellikle 1946 sonrası Batı çekim alanına girdikten sonra denizden uzaklaştık. Uzaklaşmayan tek kurum Cumhuriyet Donanması oldu.  Ağır bedeller ve kumpas davalar ile büyük tasfiyeler yaşasa da bugün başta Akdeniz olmak üzere görevinin başındadır.

1 Temmuz’lar ve simgelendiği kabotaj denizciliği zaman içinde, endüstriyel medeniyetin ve vahşi kapitalizmin yarattığı en büyük doğa düşmanı, kara yolu taşımacılığına yenik düştü.

Limanların yerini otogarlar, Karadeniz, Ege ve Akdeniz posta gemilerinin ve mavnalarının yerini otobüsler ve TIR’lar aldı.

DOĞA KATLİAMI, HALKI DENİZDEN AYIRAN "BETONLAŞMA"

Günümüzde Türkiye’nin dış ticaretinin kabaca yüzde 86’sı deniz yolu ile yapılırken (bunun da sadece yüzde 17’si Türk gemileri ile yapılıyor) iç ticaretinin sadece yüzde 4’ü deniz yolu ile yapılıyor. 2002 sonrası başta yabancı ortaklıkları kapsayan liman özelleştirmeleri ile kabotaj haklarımız sulandırıldı.

Ne acıdır ki, denizcilikten ve deniz kültüründen önce sahil şehirleri uzaklaştı. Doğayı katleden, halkı denizden ayıran duble yollara, Anadolu’nun en denizci insanlarının yaşadığı Karadeniz bölgesi bile, akıl almaz bir şekilde onay verdi.

En güzel kıyılar betonla kaplandı.

Pek çok sahil yerleşiminde, geleneksel balıkçı restoranları ve balık ekmekçilerin yerini kebapçı ve seyyar dürümcüler aldı.

Yelken, yüzme ve kürek kulüplerinin yerini futbol kulüpleri aldı. Sahilde yaşayanların büyük bir çoğunluğu, çocuklarının ilerde milli yelkenci ya da yüzücü olmasını değil, zengin futbolcu olmasını hayal ederek denizin ufkuna baktı ve rakısını yudumladı.

Türkiye ve Türk halkının denizcileşmesinde en önemli alan şüphesiz “deniz kültürü”dür. Denizciliğin temeli olan deniz kültürü, maalesef gerek Osmanlı gerekse Cumhuriyet dönemlerinde halkın günlük yaşantısına girememiştir. Deniz kültürünün halka mal edilmesi, bu kapsamda deniz ve denizciliğin önce halka tanıtılması, sonra sevdirilmesi ve yaygınlaştırılması başarılamamıştır.

Bu kapsamda amatör denizciliğin yaygınlaştırılması, başta gençlerimiz olmak üzere büyük çoğunluğa yüzme öğretilmesi, küçük tekne denizciliği ve amatör balıkçılığın geliştirilmesi göz önüne alınmamıştır.


HALKIN DENİZCİLEŞTİRİLMESİ 

Üzülerek ifade etmeliyim ki, Türkiye’de hiçbir siyasi partinin programında halkın denizcileştirilmesi bugüne kadar yer almamıştır.

Bu nedenle devlet, Atatürk dönemi hariç tarihin hiçbir döneminde halkın denizcileşmesine kafa da yormamıştır. Bakmayın 1 Kasım 2011’de adı değiştirilen Ulaştırma Bakanlığının yeni adının Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı yapıldığına. Türkiye’de denizcilik, pek çok sayıda farklı bakanlık ile yüze yakın değişik kurum ve kuruluşun yönetiminde kalmaya devam ediyor.

Günümüzde sayıları her gün artan marinalar, denizcilik fuarları (boat show), denizcilik dergileri ile başta yelken olmak üzere amatör denizciliğe yönelik ilgi artışı 85 milyon nüfus ve 8333 km sahil şeridi istatistikleri ile karşılaştırıldığında son derece düşüktür.

ACI TABLO

Dünyanın 16’ncı büyük ekonomisine sahip olduğu iddia edilen bir devlet için halkın denizcileşme ve deniz kültürüne sahip olma başarı endeksi de maalesef BM’in gelişmişlik, kadın erkek eşitliği ve insani gelişme endeksi gibi değişik kategorilerde Türkiye’nin son yıllarda elde ettiği rekor seviyedeki düşük derecelerle uyum içindedir.

Denize kıyısı olmayan İsviçre’de dahi 132 yelken kulübü varken bir deniz ülkesi olan Türkiye’de ADF (Amatör Denizcilik Federasyonu) üyesi 21 ilde toplam 52 denizcilik ve yelkencilik kulübü mevcuttur.

Kıyı uzunluğu Türkiye’nin kıyı uzunluğunun 20’de biri olan Hollanda’da tekne başına 40 kişi düşerken, Türkiye’de 2000 kişiye bir tekne düşmektedir. Anadolu’da fert başına 8 kg. balık düşerken, AB ortalaması 24 kg.’dır.

Bugün bırakalım bağımsız denizcilik bakanlığını; denizcilikten sorumlu devlet bakanlığı veya müsteşarlık seviyesinde bir kurumumuz bile yok. Sadece Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığında Denizcilik Genel Müdürlüğü söz konusudur.

PARTİLERÜSTÜ MAVİ VATAN UYANIŞI ŞART

Kısacası Mavi Vatan’ın Türkiye’nin denizcileşmesinin de bir sembolü olduğunu düşünürsek, Doğu Akdeniz başta olmak üzere  yeni bir Mavi Vatan uyanışına ihtiyacımız var.

Türkiye’nin denizcileşmesinin iki anahtarı vardır. Birincisi Devlet/Hükümetin iradesi, ikincisi halka denizin sevdirilmesi ve denizcileşmesidir. 

Devletin egemen gücü, yasama ve yürütmede denizciliği gerçek anlamda partiler üstü bir ülküye dönüştürerek siyasi, ekonomik, kültürel ve sosyal alanlarda elle tutulur projelerle somutlaştırabilir ve hepsinden önemlisi “Toprak Gemi” Anadolu’nun iç kısımlarına deniz kültürünü taşıyabilirse, Türkiye’nin kaderi değişecektir.

Bir Fransız düşünürün zamanında söylediği gibi: “Gemi yapmak istiyorsanız, milleti sadece odun toplamak, malzemeyi getirmek ve iş bitsin diye çağırma, millete denizin güzelliğini ve zenginliğini anlat.”

Deniz kültürü ile duyarlılığı artacak Türk milleti, denizciliğin her alanında ekonomik çıkarlarını çoğaltıp, genişletirken, denizi ve onun eşsiz kültürünü yaşam tarzının önemli bir parçasına vazgeçilemeyecek şekilde ekleyebilecektir.

ATATÜRK'ÜN DÜŞÜNSEL VASİYETİ

Ünlü deniz tarihçimiz Ali Haydar Emir Alpagut’un Balkan Savaşı'nın hemen sonrasında 1913 yılında Deniz Mecmuasına yazmış olduğu “Donanma İstemezük başlıklı müstesna yazısının son paragrafında şöyle yazıyordu:

Denizler tükenmez bir servet ve kuvvet membasıdır. Osmanlı milletinin tabiatında ise denizcilik olmayabilir. Ancak öyle bir memlekette oturmaktadır ki o memleket stratejik, politik ve ekonomik durumu itibarıyla denizlere hâkim bir milletle var olmak ihtiyacındadır. Osmanlı Asya’sı kendisine böyle bir sahip buluncaya kadar keşmekeşten kurtulamayacaktır. İnsanlar tabiatın kanunlarına uymazlarsa yaşayamazlar. Osmanlı Türkleri ya denizci olmaya veya eski vatanlarının kızgın çöllerinde çobanlık etmeye mahkûmdur."

21.yüzyılda Türkiye’nin halkı ve devleti ile denizcileşmesini başarmamız gerek emperyalizmin gerekse iç cephedeki geleneksel karacı hakimiyetin zincirlerini kırmamız gerekiyor. Mavi Vatanı topyekûn denizcileşmenin lokomotifi olarak görme zamanımız geliyor.

111 yıl önce 19 Temmuz 1909 tarihinde kurulan Osmanlı Donanma Cemiyetinin ruhunda somutlaşan Türk milletinin denizci olma arzusunun genetik kodları ile Mustafa Kemal Atatürk’ün 1 Kasım 1937 Meclis konuşmasında vaz ettiği büyük vasiyeti rotasında yeni ufuklara yelken açmamız gerekiyor.

Ne demişti ölümsüz Başkomutan: ‘’Denizciliği Türk’ün büyük ülküsü olarak görmeli ve az zamanda başarmalıyız.’’

Söz veriyoruz Atam Başaracağız. Birleşerek, iç cepheyi sağlam tutarak başaracağız. Zincirleri kıracağız. Denizcileşmeyi başaracağız.’’

EMEKLİ TÜMAMİRAL CEM GÜRDENİZ
KOÇ ÜNİVERSİTESİ DENİZCİLİK FORUMU (KÜDENFOR) DİREKTÖRÜ

(*) Mavi Vatanın iki anlam içerdiğini ifade edelim. Birincisi, Türkiye’nin deniz yetki alanlarını ve bu alanlara sahipliği tarif eder. İkincisi ise Türkiye’nin denize dönüşü ve denizcileşme sürecinin bir sembolüdür.



Yazarın Son Yazıları

'İktidarın kara düzeni dağılacak!'

“Reform yılı” hayırlı, uğurlu olsun. İktidarın açıkladığına göre 2026, “reform ve şahlanış” yılı olacakmış.

Devamını Oku
09.02.2026
Direnenler ve pijamasıyla oturanlar - Erdal Atıcı

Dünya tarihinde, bugün olduğu gibi adalet kılıcının kırıldığı, insan özgürlüklerinin kısıtlandığı, baskının, zulmün, haksızlığın ve hukuksuzluğun topluma egemen olduğu dönemler görülmüştür...

Devamını Oku
09.02.2026
Sorumlular ve sorumsuzlar - Erdal Celal Aksoy

6 Şubat 2023 tarihinde, saat 04.17’de Kahramanmaraş ili Pazarcık merkezli 7.7 büyüklüğünde ve Elbistan merkezli 7.6 büyüklüğünde depremler meydana gelmiştir.

Devamını Oku
07.02.2026
Deprem ve ordunun unutturulan gücü - Cumhur Utku

6 Şubat 2023’te meydana gelen 7.7 büyüklüğündeki deprem, 11 ilimizi etkileyerek resmi rakamlara göre 53 binden fazla kişinin ölümüne, 107 binden fazla kişinin yaralanmasına ve yaklaşık bir milyon evin yıkılmasına yol açtı.

Devamını Oku
06.02.2026
Deprem dersleri - İbrahim Berksoy

42 yıllık kısa ömrüne yaşama ilişkin birbirinden ilginç düşünceler sığdıran Danimarkalı felsefeci Kiergagaard’ın şu sözü hiç aklımdan çıkmaz: “Yaşamı ileri dönük yaşar, geriye dönüp anlarız.”

Devamını Oku
06.02.2026
Modern toplumun temel ilkesi: Laiklik - Arif Anıl Öztürk

Bugün, Türkiye Cumhuriyeti’nin en temel ortak paydalarından biri olan laikliğin anayasaya girişinin 89. yıldönümündeyiz.

Devamını Oku
05.02.2026
Kronikleşen hastalık - Kadir Serkan Selçuk

İktidarın bir süredir devam eden “sorunları çözememe hastalığı” artık kronikleşti.

Devamını Oku
05.02.2026
Meşruiyet üzerine - Doğan Soyaslan

Meşruiyet siyasi ve hukuki anlamlarda kullanılır.

Devamını Oku
04.02.2026
BALATRO - A. Celal Binzet

Doğrusu bir sözcüğün günlük dildeki anlamı dışında ne denli yoğunluk içerdiğini öğrenmek hiç de kolay olmadı.

Devamını Oku
04.02.2026
Liyakat meselesi: Mine–öz–sinir hattı - Roşan Orhan

Türkiye’de bazı sorunlar vardır; bağırmaz, çağırmaz, ilk bakışta can yakmaz.

Devamını Oku
04.02.2026
Kalınlaşan müfredat, güçsüzleşen çocuklar - Abdullah Yüksel

Eğitim sistemimizde ilginç bir denklem var: Müfredat kalınlaştıkça çocuklar inceliyor.

Devamını Oku
03.02.2026
Eczane kapısı kilitli! - Avni Kurtuldu

Türkiye’de eczane açmak, artık mesleki bir tercih değil; talih işi.

Devamını Oku
03.02.2026
Devletler ve çıkarları üzerine - ABDULLAH KEHALE

Bugün Suriye’de Kürtler özelinde olanları daha iyi anlayabilmek için biraz geriye gitmekte ve yakın tarihte Irak’ta yaşanan olaylara bakmakta yarar var.

Devamını Oku
02.02.2026
Emekle yeşeren bir ağacın gölgesi - OKAY TAŞLI

Cumhuriyet bir tarih değildir yalnızca; her gün yeniden kurulan bir vicdandır.

Devamını Oku
02.02.2026
Kuvvetler tek elde toplanırsa... - Mahmut Aslan

Muammer Aksoy’un evinin önünde katledilişinin üzerinden 36 yıl geçti.

Devamını Oku
31.01.2026
Süt sağlığımız ve geleceğimiz - Mücteba Binici

Çocukluğumda Karacabey’in Fevzi Paşa köyünde hem tarım hem de hayvancılık yapılırdı.

Devamını Oku
30.01.2026
‘Türkiyelilik’ söylemi kimleri dışarıda bırakır? - Prof. Dr. Utku Yapıcı

“Türk, Kürt, Laz, Çerkes...” On yıllardır bu sözcükleri art arda belirli bir sıraya göre saymak, çoğulcu olmanın temel gereklerinden biri olarak sunuldu.

Devamını Oku
30.01.2026
Felaket kapitalizmi kıskacında - Esen Erol

Günümüzde neoliberal düzenin bizi sarıp sarmaladığı hepimizce malum.

Devamını Oku
29.01.2026
Toplum çocuklarını neden koruyamaz? - Özkan Yıldız

Geçtiğimiz haftalarda, “yan bakma” gerekçesiyle, 15 yaşındaki bir çocuk tarafından öldürülen 17 yaşındaki Atlas Çağlayan, Türkiye’de çocuklar arasında suç ve şiddetin ulaştığı ürkütücü eşiği gösteren çarpıcı bir örnek olarak kayda geçti.

Devamını Oku
29.01.2026
Suriye’de neler oluyor? - Nejat Eslen

ABD’de strateji geliştirme yöntemi öğretisinde üç ana unsurun esas alınması gerektiği ifade edilir...

Devamını Oku
28.01.2026
Üniversitelerde bitmeyen sorunlar - Kaya Özgen

Üniversitelerimizde büyük sorunlar yaşandığı biliniyor.

Devamını Oku
28.01.2026
Atatürk, üç kadın ve Hatay - Ülgen Zeki Ok

Kişisel gelişime hevesli gençler, bu amaca yönelik rehber kitaplar yerine, Atatürk’e yakın insanların yazdığı anı kitaplarını okumalılar.

Devamını Oku
28.01.2026
Çöküşü yönetenler - Doğan Sevimbike

Davos’ta bu yıl dile getirilenler, artık “gelecek vizyonu” ya da “reform çağrısı” olarak okunamaz.

Devamını Oku
27.01.2026
Trump siyasi havayı geriyor - Taner Baytok

Büyük küçük birçok ülkenin gündeminde ilk sırayı işgal eden açlık, fakirlik, geçim sıkıntısı yerini daha da önemli başka risklere terk etti.

Devamını Oku
27.01.2026
Cüzzamla Savaş Derneği 50 yaşında - Prof. Dr. Ayşe Yüksel

Yarım asır önce, ülkemizde belki de yalnızca Verem Savaş Derneği’nin olduğu günlerde, bu dernekten de destek alarak Cüzzamla Savaş Derneği’ni kim kurdu?

Devamını Oku
26.01.2026
Hukuksuzluk diz boyu… - Av. Erol Ertuğrul

Ünlü İtalyan fizikçi Galileo, “Dünya dönüyor” dediği için engizisyon mahkemesi tarafından 1632 tarihinde yargılanmış ve yaşam boyu hapis cezası ile cezalandırılmıştı.

Devamını Oku
26.01.2026
Kurtulma olasılığını da düşündüler - Mustafa Yıldırım

Tevhid, Ekim 1991’de “İslami Direniş ve Parti” başlıklı bildiriyle kendilerini, “Türkiye’deki tağuti Kemalist rejime karşı olan Müslümanlar” olarak tanıttı; “mevcut rejime karşı mücadele verecek bir hareketin” yapılanma ilkelerini, madde madde açıkladı.

Devamını Oku
25.01.2026
Yönetenler, yüreklendirenler - Mustafa Yıldırım

Humeyni, Kuran için savaşı, bireyleri öldürmeyi emreden çağlar sonrasının yeni halifesi olarak saygı, sevgi kazanıyor; dünya Müslümanlarının tek önderi olduğunu gösteriyordu.

Devamını Oku
24.01.2026
UMUT o duvar yıkılıncaya kadar devam edecek

Türkiye’nin yakın dönem siyasi tarihinin en kritik kırılma noktalarından biri, 24 Ocak 1993’te gazeteci-yazar Uğur Mumcu’nun Ankara’da evinin önünde hunharca ve kalleşçe öldürülmesiydi.

Devamını Oku
24.01.2026
Kara bir tarih: 24 Ocak - Hilmi Taşkın

24 Ocak 1993 günü Ankara’da aracına yerleştirilen bomba ile katledildi Uğur Mumcu.

Devamını Oku
24.01.2026
Tarihsel mezhepçi zihniyet - Neval Oğan Balkız

Leyla Şahin Usta, bir milletvekili ve aynı zamanda AKP grup başkanvekili.

Devamını Oku
22.01.2026
Psikolojik sermaye - Banu Özkan Tozluyurt

Bugünün dünyasında çocuklarımızı en çok neyle ölçüyoruz?

Devamını Oku
22.01.2026
Stratejik akıl ve politik alan - Başar Yaltı

Generallerin sanatı olarak bilinen strateji, askeri bir terim olmakla birlikte artık yaşamın hemen her alanında, özellikle de politik alanda kullanılan bir kavram haline geldi.

Devamını Oku
21.01.2026
Gazze’ye kim çöktü? - Ufuk Saka

Her şey küresel sermaye ittifakı adına İngiliz hükümetinin, ta 1848 yılında bir genelgeyle Filistin’deki konsoloslarını Yahudilerin himayesine vermesiyle başlamıştı.

Devamını Oku
21.01.2026
İktidarın meşruiyet sorunu - Kadir Serkan Selçuk

2002 genel seçimlerinde AKP yüzde 34 oy aldı.

Devamını Oku
21.01.2026
‘Çıkmazdan kurtuluş Dil Devrimi’ - Hürriyet Yaşar

Türkçenin özleşmesinin yolunu açan Dil Devrimi’ne karşı olanlardan Atatürk’e karşı çıkmayı göze alamayanlar, onun öz Türkçeden vazgeçtiğini, üstelik özleştirmeye girişmekle yanlış yaptıklarını söylediğini öne sürerler.

Devamını Oku
20.01.2026
İşçi sendikalarına öneriler - Engin Ünsal

1968 yılında uluslararası bir sendika toplantısı için New York’taydım.

Devamını Oku
20.01.2026
Kayıtsızlığın vasatlığı - Av. Selin Bakan

Modern dünyanın siyasal dili uzun süredir aynı telkini fısıldıyor: Mesafeli ol. Tarafsız kal. Dünyayla arana güvenli bir çizgi çek.

Devamını Oku
19.01.2026
En kolay sömürülen işçi - Prof. Dr. Çağatay Güler

Belki genelden başlamak daha uygun olacak: Uluslararası kaynaklara göre 1 milyardan fazla insan çatışma, şiddet ve kırılganlıktan etkilenen ülkelerde yaşıyor. Her yıl milyonlarca insan da afetlerden etkileniyor.

Devamını Oku
19.01.2026
İnsanı insan yapan değer - Dr. Hüseyin Özkahraman

İnsan, yalnızca biyolojik bir varlık değildir; anlamını ve kimliğini toplumsal ilişkiler içinde inşa eden sosyal bir öznedir.

Devamını Oku
19.01.2026