Olaylar Ve Görüşler

Kilis’e ses verelim

13 Mayıs 2016 Cuma

Özgür düşünme ve tartışma ortamının koşullarının gitgide ortadan kalkmasına karşın felsefe, her zaman çağının sorunlarıyla ilgilenmiş ve bu bağlamda sorularına cevap aramaktan vazgeçmemiştir. İçinde yaşadığımız şiddet ve ölüm kültürünü anlamanın, değerlendirmenin ve değiştirmenin yolu felsefeden geçer.

 

Yaşadığımız ülke ve coğrafyayı çağımızın sorunları bağlamında ele aldığımızda, savaş, işgal, göç ve mültecilik gibi sorunların yaşamsal bir önemi olduğu görülür. Bunların yanı sıra toplumsal siyasal bağlamda insan hakları ve özgürlük taleplerinin şiddetle susturulması ve yasaklanması, yurttaş olarak insanların karşısına güvenlik, huzur ve özgürlük başta olmak üzere ciddi güçlükler ve trajediler çıkarmaktadır.

İtaat yerine sormak
Çağın sorunlarını felsefece ele alabilmek için, yaşadığımız kültürde ve toplumda özgürce düşünmenin ve tartışmanın gerekli ve yeterli koşulları giderek ortadan kalkmaktadır. Soru sormanın değil itaatin, eleştirinin değil suskunluğun istendiği bir zamanda, felsefenin eleştirel ve sorgulayıcı etkinliğine duyulan ihtiyaç da artmaktadır. 
Ancak aklın değil inancın, belli bir dinsel kültürün ve dogmalarının iktidar olmanın olanaklarıyla da topluma ve hayatın her alanına yerleştirilmek istendiği bir tarihsel dönemde, insanlık ile uygarlığın temel unsurları ve yol göstericileri durumundaki felsefe, bilim ve sanatın işlevini sürdürebilmesi, varlığını koruyabilmesi kolay görünmemektedir. Ancak bütün olumsuzluklara karşın felsefe, her zaman çağının sorunlarıyla ilgilenmiş ve bu bağlamda sorularına cevap aramaktan vazgeçmemiştir. İçinde yaşadığımız şiddet ve ölüm kültürünü anlamanın, değerlendirmenin ve değiştirmenin yolu felsefeden geçer.

Filozoflar… 
Filozoflar insanlığın en önemli kavram ve değerlerini ortaya koymuşlardır. Felsefe; kültür tarihi içinde özgürce düşünmenin, eleştirinin, sorgulamanın, hayatı ve dünyayı anlamlandırmanın akılsal temellerini oluştura gelmiştir. Yine düşünce ve kültür tarihinden de biliyoruz ki filozofların çağlarıyla, toplumlarıyla ilişkileri; sorularının ve eleştirilerinin yol açtığı rahatsızlıktan ötürü hep gerilimli olmuştur. Sokrates’in ölüm cezasına çarptırılmasından, Hypatia’nın linç edilmesinden günümüze kadar birçok filozof ölüme, hapisliğe, sürgüne rağmen akla dayalı sorgulama ve eleştiri çabalarını sürdürmekten vazgeçmemiştir.

Acı bir ilan
Bu bağlamda geçen günlerde gazetelerde sınır şehrimiz Kilis’ten gazetelere verilen ilan Cumhuriyet tarihinde bir ilki oluşturmaktadır. İlan metninde ilgili kişilere, kurumlara olduğu kadar bu ülkenin bütün yurttaşlarına yönelik bir sesleniş de olduğu görülmektedir. Anımsanacak olunursa, ilanda, “Kilis’e ses ver”, “Evimizde öldürülüyoruz.”, “Sesimizi duyun”, “Ama acele edin ölüyoruz” gibi cümleler yer alıyordu.

Sessiz kalamayız
Felsefe açısından bakıldığında, barışın ve insanlığın saldırı altında bulunduğu koşullarda yapılan bu çağrıya sessiz kalınması düşünülemez. Kültür ve toplum gerçekliğini sorgulamaya ve değiştirmeye yönelik felsefe etkinliğinin önünde çağın getirdiği görev ve sorumluluklar da vardır. Çünkü filozoflar, aynı zamanda kendi çağlarının çocukları ve bireyleridir. İçinde yaşadığımız çağın çocukları ve bireyleri olarak tanık olduğumuz önyargı ve ayrımcılıklar karşısında, her türlü savaş, şiddet, terör, cinayet, bombalama karşısında, başta Kilis olmak üzere, savaşın ve ölümün gölgesi altındaki şehirlerden yükselen çığlıklara kayıtsız kalmamak gerekir. Kilis’in ve diğer şehirlerin saldırı ve kuşatma altındaki insanlarına ses verelim, onlara yalnız olmadıklarını söyleyebilelim. Felsefenin aynı zamanda insanlığın, hayatın, barışın ve kardeşliğin de bir sesi olduğunu böylece somutlayabiliriz.
Felsefenin ortaya koyduğu, düşünsel dayanaklarını oluşturduğu temel insan hakları ve özgürlüklerine dayalı bir dünya anlayışını ve idealini savunmaya duyulan ihtiyaç her geçen gün artmaktadır. Bu nedenle savaşa, teröre, şiddete, insanlık karşıtı güçlere ve uygulamalarına karşı çıkılmalıdır. Bu bağlamda felsefe, tüm insanları -dünyanın neresinde olursa olsun- barışa ve insanlığa sahip çıkmaya yönelik bir çağrıdır.

Barış için omuz vermek
Zorbalık, yıkım ve felaketlere karşı felsefenin temsil ettiği akıl, sağduyu ve insani değerler temelinde buluşacak bir insanlık, dünyayı daha yaşanılır bir hale getirebilecektir. Eski çağlardan bu yana, tüm insanlığı kucaklayan hak, özgürlük ve kardeşlik düşüncesi ve özlemi, en karanlık zamanlarda bile insanlığın yol göstericisi ve bir umut ilkesi olmaya devam etmiştir.
Her türlü cinsiyetçi, etnik, dinsel, politik vb. ayrımcılıkların ötesinde, insana yaraşan bir hayatı ve kültürü felsefenin, bilimin ve sanatın güçlü olanaklarıyla kurabilmek hepimize ait bir görevdir. Bunu başarmanın belki de ilk adımı, bölgemizde daha da yoğunlaşmış bulunan işgal ve yayılmacılıklarla etnik, dinsel, mezhepsel çatışmaları elbirliğiyle lanetlemekten, barış için omuz vermekten; somut durumda yıkıma uğrayan şehirlerle, göçmenlerle, sığınmacılarla, Kilis ile dayanışmaktan geçmektedir.

 

Yrd. Doç. Dr. MUSTAFA GÜNAY
Çukurova Üniversitesi
Felsefe Grubu Eğitimi Bölümü

 

-

 

Nedense çökmeyen Osmanlı!

 

Sayın Cumhurbaşkanı, basına yansıyan sözleriyle, 1919’dan başlatılan tarih anlayışını reddettiğini öne sürmekte ve tarihi gerçekleri saptırarak özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısında belirginleşen Osmanlı’nın çöküş sürecini yadsımaktadır.

Osmanlı Devleti’nin 19. yüzyılda çöküş süreci içerisinde olduğuna tarihten birkaç örnek vererek, Cumhurbaşkanı’nın bu konuda yanıltılmış olabileceğine dikkatleri çekelim!
1850’li yılların başında Osmanlı Devleti, artık güçsüz, tek başına ayakları üzerinde duramayan ve çöküş süreci içerisindeki bir devlet görünümündeydi. 1853 yılında Tuna Beylikleri nedeniyle Rusya ile karşı karşıya gelen Osmanlı Devleti, ancak İngiltere ve Fransa’nın desteğiyle Tuna ve Karadeniz cephelerinde yapılan savaşlarda Rusya’yı yenilgiye uğratabilmişti. Bu nedenledir ki, 1853- 1856 yıllarında yapılan Kırım Savaşı, tarih kitaplarında Osmanlı ile Rusya arasındaki bir savaş olarak değil, Rusya ile İngiltere ve Fransa arasında yapılan bir savaş olarak yer almaktadır.(1) Bu savaş sonucunda Osmanlı, Kırım’ı Ruslardan geri alamadığı gibi, diğer bazı yerleri de elinden çıkarmak zorunda kalmıştı.

Yenilgi sonrası…
Kırım Savaşı yenilgisinden sonra Osmanlı’nın yenilgiye uğratıldığı ve Avrupa’daki topraklarını teker teker elinden çıkarmak zorunda bırakıldığı Balkan Savaşları’na gelince... Balkan Savaşları, Osmanlılar için büyük bir felaket olmuştu. Osmanlı Devleti’nin, bir zamanki uyrukları tarafından böylesine büyük çapta bir yenilgiye uğratılması hazmedilmesi çok güç olan bir lokmaydı.

Balkan Savaşları
Üç kıtaya yayılan bir imparatorluğun Balkan Savaşları’nın sonucunda bir Asya devletine indirgenmesi, Osmanlı’nın onurunu kırmış ve kendine güvenini büyük ölçüde zedelemişti. Balkan Savaşları sonucunda Osmanlı Devleti, Rumeli’deki topraklarını yitirmiş; Batı Trakya, Makedonya, Arnavutluk ile Ege Adaları, bir daha geri gelmemek üzere Osmanlı’nın elinden çıkmıştı.
Balkan Savaşları sonucunda Osmanlı Devleti’nin yıkılmak üzere olduğunu anlayan İngiltere, Fransa ile Rusya, bundan sonra kendi aralarında yapacakları gizli antlaşmalarla Osmanlı topraklarını paylaşmaya başlayacaktı.

Yitirilen topraklar
Birinci Dünya Savaşı’na bu koşullar altında giren Osmanlı Devleti’nin bu savaşı kazanması söz konusu olamazdı. Gerçekten de öyle oldu ve savaş sırasında toprakları müttefik devletler arasında paylaştırılan Osmanlı, hemen hemen her cephede yenilgiye uğrayarak, Doğu’daki topraklarını da yitirdi.
Osmanlı Ordusu’nun Başkomutanı Enver Paşa, ordunun böyle bir savaşı kazanamayacağı bilinciyle Almanya’dan subaylar ve komutanlar getirmek suretiyle orduya bir çekidüzen vermeye çalışmış;( 2) ancak, yabancı subayların denetimi altında bulunan birorduyla savaşın kazanılamayacağınıMustafa Kemal Paşa defalarcadile getirmişti. Askeri DanışmaMisyonu üyeleri dışında, 10’uamiral olmak üzere 23 Alman generaliile orduda 130, donanmadaise 60 Alman subayı, Birinci DünyaSavaşı boyunca Osmanlı silahlı kuvvetlerinde hizmet gördü. GeneralLiman von Sanders, Mareşalvon der Goltz, General Falkenhayn,Osmanlı ordularında komutanolarak görevlendirilmişti. EnverPaşa, Osmanlı Ordusu’nunmevcut örgütlenmesiyle ve Avrupalı ordularla karşılaştırıldığındaelindeki olanakların kısıtlılığıylabüyük çapta bir savaşı yürütemeyeceğininbilinciyle bu yola başvurmuştu.

Saat geri alınamaz
Ordusunu yabancı subayların denetimine bırakan bir devletin Birinci Dünya Savaşı’nı kazanması nasıl beklenebilirdi? BirinciDünya Savaşı sonunda Avrupa’dakidiğer imparatorluklar gibi Osmanlı İmparatorluğu da tarihinsayfalarına gömülmüş ve 20. yüzyıl imparatorlukların değil, ulus devletlerin çağı olmuştu. Saati geriyealmaya ve tarihin yönünü tersine çevirmeye imkân yoktu!
İşte bu gerçeği çok iyi kavrayan Mustafa Kemal Atatürk, Türkulusuna rehber olarak çağdaşlaşma ile laiklik ilkelerini almış ve Osmanlı’nın yozlaşmış ve devrini tamamlamış tüm kurumlarını ortadan kaldırarak, çağdaşlaşma ile laiklik temeli üzerinde yepyenibir devlet kurmuştu!

Dipnotlar:
(1) Tarih kitaplarında Kırım Savaşı’ndan söz edilirken, genellikle Osmanlı ordusunun ve donanmasının“sefil” durumu ile Osmanlı askerlerinin İngiliz ve Fransız askerlerince nasıl hor görüldükleri ve aşağılandıkları vurgulanmaktadır.(2) General Otto Liman von Sanders’in başkanlığında, çoğu yüzbaşı ve binbaşı olan 42 Alman subayı 14 Aralık 1913 tarihinde İstanbul’a gelmişti.

Doç. Dr. HÜNER TUNCER


Yazarın Son Yazıları