Sanatçı, toplumunun ürünüdür. Toplum ve sanatçı birbirini değişime zorlar. Toplumsal dönüşümün düşünsel devrimden geçtiğini öngören gerçek sanatçı, politikacıların toplumlarını anlamaları için ipuçları vererek öncü, haberci olur. Toplumsal gelişmenin önündeki siyasal, kültürel engellerin aşılmasında sanatçıya ve sanata bu açıdan çok görev düşer. Dünyanın ve toplumunun karşı karşıya kaldığı haksızlıklara, adaletsizliklere, yoksunluklara, eşitsizliklere karşı çığlık olmak sanatçının görevidir.
Ülkemizde sanatçının toplumun vicdanının sesi olup olmadığı sorusunun yanıtı için bugünün gerçekliğine baktığımızda, insanlığın büyük bir kıvanç, sevinç, coşku yaşamayı hak ettiğini görüyoruz. Doğaya karşı kazanılan yengiler, bilimsel ve teknolojik yenilikler, yaşamı kolaylaştırabilecek milyonlarca çeşit araç gerece sahip olma, ilkel insandan beri düşünürsek, insanlığın çok büyük adımlar attığını gösteriyor. Bilim ve teknolojideki görkemli gelişmeler, insanlığa güzel bir yaşam sunmanın tüm önkoşullarını hazırlamış durumda.
Bunları insanlığın özgür, anlamlı bir yaşamı için kullanamadığımız da gerçeğin öbür yanı. Çünkü varlığını başka insanların sömürülmesinden alan, adına emperyalizm denen bir vahşi sistem, insanın var ettiği zenginliğinin doğurduğu tüm araçları sisteminin sürmesi için kullanıyor. Paradan silaha, medyadan devlet güçlerine, savaşa kadar her araç, sistemin sürmesinin zorunluluğu olan tüketim’e yönlendiriyor insanları.
İnsanın, doğanın, insanın yarattıklarının, duyguların, düşüncelerin, ideolojilerin, tarihin, aşkın, dayanışmanın, demokrasinin tüketildiği; insanların, sistemin ürettiği her şeyi tüketmenin bir aracı haline dönüştürüldüğü vahşi bir düzendeyiz. Buna uygun geliştirilen bir tüketim kültürü her yandan tutsak alıyor insanları. Bu tutsaklıktan sanat da payını alıyor, sistem, tüm araçlarıyla sanatı ve sanatçıyı da kuşatıyor. Sanatın kuşatılması insanın geleceğe olan umudunun tüketilmesi, bağnazlığın karanlığına mahkûm edilmesidir ve bu, insana yakışmıyor, sanata, sanatçıya hiç yakışmıyor.
Bu kuşatmada sanatçının görevi ve sorumluluğu daha bir artıyor. Teslim olmak onursuzluğu, sanata yakışan bir davranış olmadığına göre, sanatçı, sistemin dayatmasına, toplumunun ve kendisinin de tüketilmesine karşı, sanatın onurlu bayrağını yükseltmek zorundadır.
Bana düşen görev nedir diyen sanatçı, okuyarak, görerek, izleyerek öğrenmesini sürdürürken toplum dışı bir sanatı öneren medyanın baş edilmez gibi görünen gücüne karşı halkın duyarsızlığını duyarlılığa dönüştürecek bir sanat anlayışıyla yaratarak toplumun vicdanı, çığlığı olmaya çalışmalıdır.
“Nasıl mı?” deyince aklıma geldi: Sanatçı, Çernişevski’nin, her yeninin bir adımının eskinin içinde olduğunu; yeni düşüncesiyle, kültürüyle yeni insanların tarih sahnesine çıkması gerektiğini ve bu işi sanatın üstlendiğini anlatan Nasıl Yapmalı’sını elinden düşürmemeli örneğin.
Hâlâ okumadıysa Thomson’ın İnsanın Özü’nü, Gombrich’in Sanatın Öyküsü’nü, Fischer’in Sanatın Gerekliliği’ni, Lukacs’ın Estetik’ini, Caldwell’in Yanılsama ve Gerçeklik’ini okumalı. Kapitalizmde Korku’yu (Duhm) okumalı örneğin.
O İyi Kitaplar Olmasaydı’nın (Emin Özdemir) atılacak adımların ufkunu açtığını unutmamalı.
“Biliyorsunuz, verdim ömrümü, en güzel en olacak, en olması lazım şey için./ Fakat çoktur -sayılmayacak kadar- aynı işi benden evvel belki de benimkinden büyük bir inatla yapanlar” demişti Nâzım Hikmet.
Sanatçının görevi
Yazarın Son Yazıları
Deprem, sel, tsunami, yanardağ, çığ, kasırga gibi doğal felaketler, salgınlar, yangınlar, kıtlıklarla boğuşmak ve bunları alt etmek zorunda kalan insanlık, kendi yarattığı kölelik, savaş, işgal, sömürü, egemenlik belalarını bir türlü yok edemedi yeryüzünden.
Kurtuluş savaşçılarının 19 Mayıs’ta Samsun’dan başladığı büyük yolculuğun Havza, Amasya, Erzurum, Sivas, Hacıbektaş’tan sonraki durağıydı Ankara.
Doğal olarak önceki yıllardan devredilen sorunlarla girmiştik 2025’e.
Doğan Kuban (1926-22 Eylül 2021) 90. yaşına yaklaşırken “kendi varlığına güvenmesini sağlayan bir ulusal kimliği tanımlamak için” yazdığı “Neden Türk’üm? Nasıl Türk’üm? Niçin Türk’üm?” başlıklı yazısına...
İnsanlığın özgürlük arayışında yüz akımız olan, dünyaya kattıklarıyla geleceğimizi güzelleştiren, örnek yaşamlarıyla namuslu olmanın ve namuslu kalmanın erdemini öğreten, ömürlerince doludizgin bir uzun koşuya çıkan değerlerimiz var.
“Barut dolu silahlarıyla geldiler/ Ateş buyruğu verdiler acımadan/ Şarkı söyleyen bir halkla karşılaştılar/ Sevgiyle ve görev aşkıyla birleşmiş bir halk...”
Devrimci bir insandı.
İnsan ömrünün bir kısmı olan on yıllar, toplum yaşamının duraklarıdır.
Bilim, eğitim, siyaset, ekonomi, basın, spor, kısacası yaşamın her alanındaki yaşanmışlıklar birbiriyle iç içedir.
“Bir insanın neler yapabileceğini gösteren 20. yüzyılın olağanüstü lideri” olarak tanımlanan Atatürk için Fransız tarihçi Jean Paul Roux şöyle diyor:
Cumhuriyet’in 102. Yılında Anılarımız (Haz. Gülseren Ünsün Engin, İzan Yay.) adlı kitapta yer alan “Cumhuriyet insan olmanın yolunu yordamını öğretti” başlıklı yazımdan aktarıyorum:
1963’ten, ilkokul beşinci sınıftan beri Cumhuriyet’i okuyan şanslı kişilerdenim.
TV programları, reklamlar, okullarda derslerin işleniş biçimlerinden örneklerle sistemin sürekliliğini sağlayan burjuva eğitim sistemine yönelik eleştirilerle dolu Düzene Uygun Kafalar Nasıl Oluşturulur? (Gözlem Y., 1976) adlı kitap uzun süre elimden düşmemişti.
Eğitimle güzelleşmek
Papatyaların kırlardaki, çocuklarımızın uykularındaki gülümseyişi çiğnenirken yalnız ve yaralı çocuklarını bağrına basan sağır ve büyük okyanus halka, umudun türkülerini çığırdı, günlerine güller serpti Metin Demirtaş (17 Mart 1938- 27 Eylül 2014).
Toplumsal muhalefet ayakta
Ahmed Arif’in deyişiyle Nuh’a beşikler veren, Havva Ana’yı dünkü çocuk sayan, fukaralıktan utanan, çıplaklıktan fideleri üşüyen, harmanı kesatlaştırılan, binlerce yıl sağılan...
Ulusal Kurtuluş Savaşı’yla Sevr dayatmasını tarihin çöplüğüne gömerek emperyalist paylaşımın tasarılarını kursaklarında bırakan Cumhuriyetimize saldırılar, kuruluşundan beri durmadı.
3 Eylül 1971’de kurulan TÖB-DER’in kapatılmasıyla örgütsüz bırakılan devrimci öğretmen hareketinin 12 Eylül sonrası ayağa kalkarken attığı ilk adımı olan abece dergisinin ilk sayısında (Ocak 1989) çıkan yazım geldi aklıma.
"Eğer bir ulus iktidarda bulunan kişilerin onursuzluğunu, alçaklığını, hırsızlığını, yalnızca kendi siyasal görüşünden olduğu için görmezden geliyorsa, o ulus erdemini yitirmiştir."
Düşünmek, düşünmeyi sağlayacak birikimi edinmek, bu birikimin verdiği dünyaya bakışla gördüğünü, öğrendiğini, duyumsadığını sergilemek yaşamın insana yüklediği bir görevdir.
Ömrün anlam kazanmaya başlaması, yaşamın öznesi olma yolunda atılan adımlara bağlıdır.
“Ne yapılabilir?” diye düşünürken duyguyu bilginin süzgecinden geçirerek bilince dönüştüren...
“Başımıza neler örülmek istenildiği ve nasıl karşı koyduğumuz ve daha doğrusu milletin arzu ve emellerine uyarak ve onun yardımıyla nasıl çalıştığımız görülmeli ve gelecek kuşaklar için ibret ve uyanıklığı gerektirmelidir...
Doğumlardan ölümlere kendi yolunda yürüyor yaşam.
Sokak röportajında “Hükümete oy verip muhalefetten hesap soran bir toplum” olduğumuzu söylüyor biri.
Bir üniversite amfisinde kürsüdeki hocanın sırada oturan bir öğrenciye, “Sen, ikinci sıradaki mavi ceketli, adın nedir” sorusuyla başlıyor video.
Doğa ve yaşamla bütünleşen edebiyat, zamanla yarışır ve zamanı dünden yarına taşır.
Dünyaya egemen olmaya çalışan günümüz imparatorluğunun tek kutuplu bir gelecek hülyasının yarattığı vahşi bir gerçeklik var insanlığın aynasında...
“Evangelist Hıristiyanlık”la “Siyonizm”in “Arap Müslümanları”yla birlikte “Şii İslamlığı”nı hedefine aldığını söylersek İsrail’in İran’a saldırısını açıklamak çok kolay olur ama gerçek bu değil.
Yurt ana kucağıdır, baba ocağıdır; insanın doğduğu, büyüdüğü, yaşadığı, sevdiği insanların olduğu, dilini konuştuğu yerdir.
1969’da öğretmen okulundaki duvar gazetemiz Gerçek’te, “Vietnam direniyor, çünkü Mustafa Kemal’in direnerek kazandığını biliyor” yazmışım.
Türkülerimiz bağrında toplumsal eleştiriyi taşır, dönemlerini, zamanı aşarak, yaşamı zenginleştirerek geleceğe akar.
…Eğitirler seni olanaksızlıklar ortasında… Her yer eğitim alanı, her an eğitim anıdır. Dünyayı sevmeyi öğrenirsin...
Birinci Dünya Savaşı Mondros Ateşkes Antlaşması’yla sona erdiğinde Türk süngülerinin bulunduğu yerlerin “vatan toprağı” olarak kabul edilmesiydi Misakı Milli.
Esenlikler
Yaşasın Cumhuriyet
Evet, hâlâ Köy Enstitüleri
Gençlik, dergiler, ödüller
Yüce kalabalığın umudu