Örsan K. Öymen

Üniversite

11 Ocak 2021 Pazartesi

Boğaziçi Üniversitesi’nde öğretim üyesi olmadığı gibi, AKP’den milletvekili aday adayı olan Melih Bulu’nun, “Cumhurbaşkanı” ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından, Boğaziçi Üniversitesi’ne rektör olarak atanması, tepkiyle karşılandı.

AKP Sözcüsü Ömer Çelik, söz konusu tepkilerden sonra yaptığı açıklamada, “Bir insanın siyasi kimliğinin bulunması suç değildir” dedi. Doğrudur. Akademisyenler dahil, bir insanın siyasi kimliğinin bulunması suç değildir. Ayrıca insanların siyasi kimliklerinin olması, üniversitelerde idari görevlere atanmalarının önünde bir engel de değildir.

Siyasi kimliği bulunan akademisyen, siyasi kimliği üzerinden, öğretim üyeleri, öğretim görevlileri, araştırma görevlileri, idari personel ve öğrenciler arasında ayrımcılık yapmıyorsa, siyasi kimliğini üniversiteye dayatmıyorsa, siyasi kimliğinden olmayanları dışlamıyorsa, onlara “mobbing” uygulamıyorsa, onları bezdirmek amacıyla baskı uygulamıyorsa, onların atanmalarını ve yükseltilmelerini engellemiyorsa, onların sözleşmelerini feshetmiyorsa, siyasi kimliğiyle akademik ve idari çalışmaları arasında bir sınır çekebiliyorsa, onun siyasi bir kimliğinin olmasında hiçbir sakınca yoktur.

***

Ancak, AKP ve MHP ile ilişkileri olan rektörler ve dekanlar, bu ilkelere uymuyorlarsa, siyasi kimlikleri üzerinden kendilerine verilen yetkileri suistimal ediyorlarsa ve bu görevlere siyasi kimliklerinden ötürü atanıyorlarsa, ayrıca, Türkiye’deki üniversitelerde rektörlerin ve dekanların neredeyse tamamı, AKP’lilerden, MHP’lilerden ve herhangi bir siyasi partiyle ilişkisi olmayanlardan oluşuyorsa, muhalefette olan Cumhuriyet Halk Partisi, İyi Parti, Halkların Demokratik Partisi, Saadet Partisi, Türkiye Komünist Partisi, Türkiye İşçi Partisi, Emek Partisi ile ilişkileri olan akademisyenler, liyakat ölçütlerini yerine getirdikleri halde, rektör veya dekan olarak atanamıyorsa, burada ciddi bir sorun var demektir.

Bu durumda Ömer Çelik’in açıklaması, uygulamaya bakıldığında, şu anlama gelmektedir: “AKP’den veya MHP’den olduğu sürece, rektörün ve dekanın siyasi kimliği olabilir, aksi halde hiçbir siyasi kimliği olamaz.

***

Türkiye’de üniversitelere yönelik ilk büyük darbe, 12 Eylül askeri darbe yönetimi tarafından 1981 yılında kurulan, Yükseköğretim Kurumu (YÖK) tarafından vuruldu. Bir askeri diktatörlük rejiminin ürünü olan YÖK, üniversitelerin özerkliğini ve bağımsızlığını ortadan kaldırdı, üniversiteleri hükümetlerin emrine soktu. YÖK gibi bir kurum, dünyanın hiçbir demokratik ülkesinde yoktur.

Üniversitelere yönelik ikinci büyük darbe, AKP’nin 2008 yılında başlattığı sivil darbe sürecinde vuruldu. Bu sivil darbe sürecinin dört aşaması vardır. Birinci aşaması, 2008 yılında, AKP’nin Fethullah Gülen çetesiyle birlikte organize ettiği “Ergenekon”, “Balyoz”, “Casusluk” ve “OdaTV” adlı kumpaslardır. İkinci aşaması, 2010 yılında, Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulu’nun ve Anayasa Mahkemesi’nin hükümetin etkisi altına girmesini ve askeri yargının yetkilerinin kısıtlanmasını sağlayan anayasa referandumudur. Üçüncü aşaması, 2016 yılında, 15 Temmuz darbe girişimi sonrasındaki olağanüstü hal kararıyla ilişkili antidemokratik uygulamalardır. Dördüncü aşaması, 2017 yılında gerçekleşen, güçler ayrılığı ilkesini ve demokratik parlamenter sistemi ortadan kaldıran, Anayasa Mahkemesi ve Hâkimler Savcılar Kurulu üyelerinin önemli bir kısmının yürütme organı tarafından atanmasını sağlayan, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yetkilerini sınırlayan ve olağanüstü hal uygulamasının baskı koşullarında gerçekleşen anayasa referandumudur.

Bu gelişmelerle birlikte, medya, siyasi partiler, belediyeler, yargı, sendikalar, meslek odaları, dernekler, vakıflar ile birlikte, üniversiteler üzerindeki baskılar da arttı. Bugün Türkiye’de üniversitelerde, özgür bir düşünce ortamının var olduğunu savunmak olanaklı değildir. Özgür bir düşünce ortamının olmadığı kurumlarda, ciddi boyutta bir bilimsel, felsefi ve sanatsal gelişmenin sağlanması olanaksızdır.

***

Üniversitelerin özgürlüklerine kavuşabilmeleri için, rektörlerin hükümet tarafından değil, öğretim üyeleri tarafından seçilerek, üniversite tarafından atanması ve YÖK’ün ortadan kaldırılması gerekir. Ancak öncelikle, öğretim üyelerinin, demokrasinin ne olduğunu öğrenmeleri ve vatandaşı oldukları ülkedeki adaletsizliklere karşı çıkma cesaretine sahip olmaları gerekir.


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları

Cumhuriyete kelepçe 19 Nisan 2021
Askere darbe! 12 Nisan 2021
Saltanat günleri 29 Mart 2021
Parti kapatmak 22 Mart 2021