İnsan hakları suçları yarışında son perde...

09 Ekim 2018 Salı

İktidar erkini ellerinde tutan otoriterlerin, acımasızlık, barbarlık boyutlarını tırmandırarak, insan haklarında işledikleri suçların vahşet boyutları katlandıkça, korkuyla daha da caydırıcı oldukları saplantıları katlanıyor olmalı ki..
Medya güdüleme gücü de, nerede ise suçların etkilerinin, gücünün yarıştırıldığı, korku salarak teslim alma işleviyle kamuoylarına sızdırıldığı bir boyutta kullanılıyor... İnsan hakları suçları yarışında gelinen son perdeden birkaç örnek üzerinden olup bitenlere birlikte bir baksak mı?
Suudi Arabistan’ın İstanbul Başkonsolosluğu önünden kaybedilen gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın üzerinden verilen canlı yayınlar kuşkusuz Türkiye ve Amerikan medyası gündemlerinin ağırlık merkezinde... Önce Türk nişanlısının kaygılı demeçleri, sonra dünya ve ağırlıklı bölge medyasının, gazetecilerin yaşam hakkının tanınması çağrıları ağır basıyordu. Dünün öne çıkan haberlerinde, hele de sosyal medyada profesyonel vahşi bir cinayet senaryosu öne çıkıyordu.
Yazılarını yazdığı Amerikan gazetesindeki köşesinin boş bırakılması, bizim medyanın geçmiş özgürlük, hak arayışlarının simge yöntemi olarak uygulamaya sokulmuşken, Amerikan iktidar erkinin kendi basın özgürlüğü ilkeleri, en azından Trump’ın ilk sert çıkış protestolarıyla uyumlu bir sahip çıkışını, hak arayan, demokratik ilkeli duruşunu bekliyor musunuz? Suudilerden, en yetkin ağızlardan kayıp olayı yalanlanırken yapılmış, suçsuzluğun kanıtlanması yolunda apaçık cansiperane olmayan, sakin açıklamalar karşısında ne düşünüyorsunuz? “Geçmişte kaldı” demeyin, Suudilerle, özellikle ve öncelikle, enerji çıkarları emperyal paylaşım uzlaşmaları doğrultusunda geçerli, gizli destek ittifaklarının kalıcı yaklaşımlarını hiç atlamayın.
En yaşamsal insan hakları suçlarının dönem dönem vahşete dönüşen boyutlarının görmezlikten gelinmesi, her koşulda Suudi saltanatının ayakta kalmasının askeri güvenliğinin sağlanması. Sultanlık, Amerikan odaklı ağır cinayet olasılığı suçlamaları karşısında, aldıkları silahların parasını ödediklerini açıklama rahatlığı içinde olması bir yana... Akdeniz doğalgazı paylaşımında da ittifakın içindeki varlık, ağırlıklarının korunmasını nasıl açıklamalıyız? Operasyon yerinin nişanlı Türk ilişkisi içinde Türkiye’de oluşunu rastlantı gibi değerlendirmek istesek de Türkiye’nin uluslararası sorumluluk babında ne kadar zor duruma düşürüldüğü cabası...

***

Dünün sıcak gelişmeleri içinde, elbet tersine işleyiş örneği Amerikalı Rahip üzerinden yaşanan gelişmelerle ilişkili... Saray’ın en yakın perde seyahatlerinin izleyiciliği katına çıkarılmış otorite yorumcularının dünkü satır arası bilgilendirmelerinde, Rahip’in kesinleşmesi beklenen yargı kararında verilecek ceza süresi ile ilişkilendirilmiş olarak serbest bırakılabileceği, üzerinden yaşanan Amerika-Türkiye ilişkilerinde kullanılan restleşmenin böylece gündemden düşeceği müjdesi verildi gibi. Cevabı belli ama şeytanlık olsun diye, “Amerika kendine dönük Rahip’in özgürlüğünde gösterdiği ısrarcılığı, sonuç olarak kendi ülkelerinde gazetecilik yapan, yaşayıp yaşamadığı bilinemeyen gazetecinin hakları üzerinden sürdürür mü” kıyaslı soruyu sorabilir miyiz?
Ülkemize dönük, en son hak-hukukdemokrasi üzerinden çok önemli gelişmeye geçelim. Başkan Erdoğan, aynı zamanda parti başkanı kimliği ile katıldığı yerel seçimlere dönük AKP’nin hazırlıkları toplantısının sonunda noktayı baştan haksız, hukuksuz bir tehditle koydu. Bal gibi de yerel seçimlerde, kanıtsız PKK ile ilişkili suç ortaklıklarıyla bağlantılandırarak, seçimler sonucunda istenmeyen yönetimler başa gelirse, yetkilerini kullanarak seçilmiş başkanlıkların yönetimlerine el konulacağını ilan etti. Sanki ortada hukuk düzeni, geçerli aday olabilme hakları yokmuş da, baştan kendilerince istenmeyen adayların PKK ile ilişkilendirilmeleri söz konusuymuş ve de buna izin verilmeyeceği gibi bir önden tehdit olabilirmiş gibi. Nasrettin Hoca’nın testiyi kırmamış çocuğu önceden dövme fıkrasına benzetilse de, hak-hukukdemokrasi adına baştan yüz kızartıcı bir tehdit, baskı yöntemi olmuyor mu?
Dünün ikinci yarısında TRT ağırlıklı İdlib mutabakatı çerçevesinde ılımlı muhalifler olarak tanımlanan grupların ağır silahlarının çekilmesi görüntüleri verildi. Söz konusu görüntülerin Rusya ile Türkiye arasında varılmış mutabakat takvimi uyarınca gerçekleştirildiğinin altı çizilirken, silahlardan arındırma sonrası bölgeye yerleştirilecek yüz binlerce sivilden söz ediliyordu. Kuşkusuz görüntülerin gerçekte ne çapta, hangi silahlı örgütlerin anlaşmaya uydukları konusunda gerçekleri yansıtmakta, ağır silahlarıyla birlikte, nerelere çekilmekte oldukları üzerinden bir fikrimiz olabilemez.
Haberlerin içinde yer verilmemesi bir yana, yine hemen ardından yakın bölgeden yeni çatışmaların, bombardımanların yaşandığı görüntüleriyle de bilgi kirliliği kafa karıştırıyordu...  


Yazarın Son Yazıları

Yasa buyruğu bütçe.. 12 Aralık 2020