Köşe Yazısı

Kapat
A+ A-

Otoriter rejimden daha ileri!

Paylaş
instela'da paylaş
08 Mart 2016 Salı

Otoriterleşme yolunda ilerlediğimizi söylemek, bugün içinde bulunduğumuz durumu tarif etmekte artık yetersiz kalıyor. Daha önce de otoriter kurumların ve pratiklerin güçlü biçimde var olduğu bir toplumduk. Bugün otoriterlikten ötede yer alan bir eşiğe doğru yol alıyoruz. Bu gidişatı, liberal olmayan demokrasi, otoriter demokrasi, melez rejim gibi teknik terimlerle ifade etmek yanlış değil ama yetersiz kalıyor. Bu gidişi, örneklerini 20. yüzyılın ilk yarısında gördüğümüz faşizmlerle karşılaştırmak da mümkün. Ne var ki hem ülke içi sosyolojik ve iktisadi olgular, hem uluslararası siyasal durum klasik faşizmlerin tıpatıp tekrarına pek izin vermiyor. Zaten böyle bir şablon aramak anlamsız olur.

Kişi merkezli yapı
AKP iktidarı olarak değil, Erdoğan rejimi olarak tanımlanması gereken bu gidişat, bütün kamu kurumlarını kendi denetimi altına almış, kişi merkezli bir iktidar yapısı oluşturmayı hedefliyor. Giderek tapınılan, bir AKP milletvekilinin O’nu gördüğünde salavat getirdiğini itiraf ettiği, AKP çevresinde bazı özel sohbetlerde bir tür halife konumunda değerlendirilen, bir siyasal- dini otorite oluşumu bu aynı zamanda. Tarihte örneklerini gördüğümüz bazı imparatorluk ve sultanlık rejimlerinde, hem dini hem siyasal otoritenin bir kişinin bünyesinde toplanmasını andırıyor. Bunun en anlamlı örneklerinden biri, Bizans İmparatorluğu’ydu. Osmanlı İmparatorluğu bu geleneği Bizans’tan aldı. Hem Reis hem Halife ya da hem Sezar hem Papa olmak demek bu.
Modern dönemin iki ana ve rakip ideolojisinin, liberalizm ve sosyalizmin bunalımı ortamında, 21. yüzyılın faşizmleri bu boşluğu milliyetçilikle dini normların karışımından oluşan bir senkretik ideoloji ile doldurmak eğilimindeler. Türkiye’de, özellikle Diyanet’in konumu, böyle bir siyasi ve dini güç tekelleşmesini kolaylaştırıyor. Diyanet bir devlet kurumu, Şef’in otoritesine tabi. Bu bakımdan, temelleri 1924’te atılan Türk tipi laiklik, herhangi bir kurumsal değişiklik yapmaya gerek olmadan, Türkiye’de kişi merkezli siyasi-dini güç yoğunlaşmasını mümkün kılıyor. Eğitimden kültüre, geniş bir alanda, dini-siyasi otoritenin toplum mühendisliği politikası artan bir ivmeyle yürütülüyor.
Hukuk konusundaki yaklaşım bu “total iktidar” anlayışının uzantısında yer alıyor. Türkiye’deki on üç bin hâkim ve savcının beş bininin “Fethullah Terör Örgütü” üyesi olduğu gerekçesiyle temizlenmesinin planlandığını HSYK Başkanvekili ilan edebiliyor. Yakın geçmişte açık biçimde suç işlemiş, kendine verilen yetkiyi suiistimal etmiş hâkimler ve savcıları cezalandırmakla yetinmiyor iktidar. Zanlı veya suçlu kişi ile temas kurmuş, iş veya arkadaşlık yapmış herkesin ve en başta aile üyelerinin aynı şekilde suçlu olarak görülmesi, totaliter rejimlerin en önemli alamet-i farikalarından biridir. Akademiden iş dünyasına, sivil toplum girişimlerinden siyasal faaliyetlere, yargıdan basına kadar, suçun şahsiliği ilkesi yürürlükten kalkmış durumda.

Ortalamadan ileri
Medyanın mümkün olduğu kadar iktidarın borazanı olması ve şiddet yöntem ve politikalarının “devleti koruma” gerekçesiyle orantısız biçimde kullanılması, geçmişteki faşist rejimlerin evrensel uygulamalarıydı. Bir yandan özel mülkiyetin kutsallığından dem vurulurken, diğer yandan “iç tehdit unsurları”nın mallarına el konulması da. Günümüz Türkiye’sinde de bunlar terörle mücadele gerekçesiyle rejimin gidişatına yön veren icraatlar.
Evet, gidişat otoriterleşmeye değil, -onun göbeğindeyiz- otoritarizmin ötesine. Erdoğan rejimi, ortalama otoriter rejimden daha “ileri” bir duruma tekabül ediyor. Hedefine ulaşabilirse, 21. yüzyıla özgü yeni faşizmlerin önemli bir ön örneği olabilir.