Bir Ad Bulamadım

30 Nisan 2015 Perşembe

Türkiye’deki kimi olaylara şaşıranlara bakıyor da, şaşkınlıklarına şaşıyordum hep...
Ama, bir haftalık yurtdışı gezisinden dönüşte ben de şaşırdım.
Olay, Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca, eski İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürü Yakub Saygılı ve eski İstanbul İstihbarat Şube Müdürü Ali Fuat Yılmazer’in de aralarında bulunduğu operasyonda tutuklanan şüpheliler hakkında İstanbul 32. Asliye Mahkemesi’nin verdiği tahliye kararı üzerine yargı içinde bir hukuksuzluk savaşının başlamasıdır.

***

Olayın hukuki yönü uzmanlar tarafından tartışıldı, bir şey anlaşılacağından emin değilim ama dilim döndüğünce özetlemeye çalışayım:
Yukarıda sözü geçen ve tutuklu olan kişilerin avukatları, müvekkilleri hakkında tahliye talebinde bulunurlar.
Tutuklama konusunda yetkili olan sulh ceza mahkemeleridir. Ama tutukluların avukatları İstanbul 29. Asliye Ceza Mahkemesi’ne başvurarak İstanbul bölgesindeki sulh ceza mahkemeleri hâkimleri için reddi hâkim talebinde bulunur. Mahkeme İstanbul bölgesindeki bütün sulh ceza hâkimleri hakkındaki reddi hâkim talebini haklı bulur, İstanbul 32. Asliye Ceza Mahkemesi’ni yetkili sayar ve dosyayı oraya gönderir. İstanbul 32. Asliye Ceza Mahkemesi de tutuklular hakkında tahliye kararı verir. Bunun üzerine İstanbul 10. Sulh Ceza Mahkemesi de 32. Asliye Ceza Mahkemesi’nin verdiği kararın yok hükmünde olduğuna, tutukluluk hallerinin devamına hükmeder. Bu arada Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu 2. Dairesi, olaya adı karışan asliye ceza mahkemesi hâkimlerini yıldırım hızıyla açığa alır.
Olayın hukuki niteliğini tartışacak değiliz, çünkü hukuksuzluğun egemen olduğu ortamda neler olduğunu hukukla açıklamak olanaksızdır.

***

“Peki o zaman gerçekte ne oluyor” sorusunun yanıtı basittir. İki cemaat, Fethullahçılar ile Tayyipçilerin polis, adliye ve de medyadaki iktidar çatışmasında, Fethullahçıların adliye, polis ve medya içindeki uzantılarını tasfiye operasyonu sırasında tarafların adliye içindeki tayfaları kılıçlarını çekmişlerdir.
Fethullahçıların adliyedeki nüfuzunu kırmak isteyen Tayyipçiler, çıkardıkları bir yasa ile tutuklama konularını sulh ceza hâkimlerinin inhisarına bırakırken bu hesaplaşmayı düşünmüş ve bütün yargı bölgelerinde, kendi güdümünde sulh mahkemeleri oluşturmuştur.
Bu mahkemeler de hukuka aykırı tutuklama yapmakta da, tutukluluk hallerinin devamı konusunda da, rahatça iktidarın istediği doğrultuda kararlar vermekte de beis görmemektedir.
Durumun farkında olan Fethullahçı cephenin avukatları ise, henüz kendi nüfuz alanlarında kalan, bir asliye mahkemesi bulmuş ve oraya reddi hâkim için başvuru yapmıştır. Bunun üzerine artık her alanda iktidarını güçlendirmiş olan Tayyipçiler, asliye cezanın kararını yok saydırmış, Fethullahçı olduğunu düşündüğü yargıçları da kendi denetiminde olan HSYK’den çıkarttırdığı bir kararla açığa aldırmıştır.
Herkesin gözü önünde cereyan eden olayların özü budur.
Olanların hukukla uzaktan yakından ilgisi de yoktur.
Demokrasi ve bağımsız yargı talep eden biz vatandaşlar, bu kavganın bir zamanlar “bu yollarda beraber yürüyen” taraflarının ikisine de karşıyız. Çünkü hangisi kazanırsa kazansın, en büyük kaybeden biz olacağız.
Peki bugün içinde yaşadığımız durumu nasıl adlandıracağız?
Tuz koktu desek, o çoktan koktu ve durumu anlatmak için de hafif kalıyor.
Doğrusu ben de bu duruma bir ad bulamadım.  


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları

Fotoğraf falı 18 Haziran 2021