Her yerde gerginlik

29 Mayıs 2016 Pazar

Haldun Taner, uzun bir aradan sonra yeniden gazetede haftada bir köşe yazısı yazmaya başladıktan sonra bir gün soruma yanıt olarak, yazılarına olumsuz tepki almadığını, tek istisnanın bir büyük kulübün başkanı hakkındaki yazısı olduğunu, ona, hiç ummadığı en ilgisiz yerlerden bile gelen tepkilerin, hatta baskı girişimlerinin kendisini şaşırttığını söylemişti.
Haldun Taner’in yaşamöyküsünü bilmeyenler bile, eşsiz “Fasarya” öyküsünü okuyunca, büyük yazarımızın futbola yabancı olmadığını kolaylıkla anlarlar.
Haldun Hoca’nın “Devekuşuna mektuplar”ındaki üslubunu da bildiğimden, o zaman böylesine canhıraş bir tepki görmüş olmasına şaşırmıştım.
Üstelik unutmayalım ki o dönemde futbol, televizyon sayesinde toplumun tümünü ilgilendiren, evde ailecek hep birlikte de seyredilen bir “gösteri sanayi” değildi.
Konunun hassasiyetini kendim de futbol yazmaya başladığımda, “Cimbom’u yeterince iyi göstermediğim” savıyla, aldığım tepkilerle, yaşayarak, anladım.
O yüzden aşağıda yazacaklarımın Fenerbahçe düşmanlığı veya Aziz Yıldırım karşıtlığıyla ilgisi olmadığını özellikle belirtmek zorunluluğunu duyuyorum.

***

Zaten böyle olmasına imkân yok. Çünkü Beşiktaş, Fenerbahçe ve Galatasaray’ı, bölgecilik şovenizmine batmış, büyük kentlerde bile kompartımanlar halinde ayrı yaşayan insanlarımızın birbirlerine yaklaşmalarını sağlayacak bir alt kimlik oluşturma işlevini yerine getiren toplumsal hizmet kurumları olarak görürüm.
Monte Carlo’da Prens Albert Stadı’nda, zıt dünya görüşün sahip olduğum bir kamu görevlisiyle kucaklaştığımda bu gerçeği bir kez daha kavramıştım.
Futbol takımı taraftarlığı, oluşturduğu alt kimlikle insanlar arasında yakınlaşma sağlayan bir etken olabiliyordu.
Tabii kolayca anlaşılabileceği üzere, böyle bir etki sağlayabileceği gibi, tam aksine, insanları, toplumları birbirlerine düşman eden bir faktör haline gelmesi de mümkündür.
Nitekim bunun kanlı örneklerini dünyanın çeşitli bölgelerinde de gördük.
Honduras ile El Salvador arasında 1969 da oynanan eleme maçı yüzünden çıkan 100 saatlik savaş, 9 Mayıs 1985’te İtalyan Juventus ile İngiliz Liverpool takımlarının taraftarları arasında Heysel Stadı’nda meydana gelen, 30 kişinin ölümüne 600 kişinin yaralanmasına yol açan olaylar ilk akla gelen örnekler.
26 Mayıs’ta, Antalya’da Galatasaray ile Fenerbahçe arasında oynanan, Türkiye kupası finalinden sonra Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım’ın söyledikleri, ardından hakkında açılan soruşturma hemen bunları çağırıştırdı.
Aziz Yıldırım maç sonrası yaptığı açıklamalarda, hemen hemen herkesi hedef tahtasına koymuş.

***

Aziz Yıldırım, hakemlere de çatmış, federasyona da, Galatasaray’a da, adını vermediği ima yoluyla dokundurma yaptığı kimselere de, stattaki seyircilere de... Bunlarla da yetinmemiş, Fenerbahçe takımının kupa töreni için sahaya çıkmasını da engellemiş.
Böylelikle futbolumuzdaki kaosa, ondan çok çekmiş, bir zamanlar yaşadığı çileler ile herkesin yüreğini burkmuş olan Aziz Yıldırım da kendi katkısını esirgememiş.
Aziz Bey’in davranışlarını hiçbir şekilde mazur göremeyiz. Çünkü o herhangi biri değil, Türkiye’nin önemli kurumlarından biri olan Fenerbahçe’nin başkanıdır.
Bulunduğu yer ona futbolun da sınırlarını aşan önemli sorumluluklar yüklemektedir. Kulüp başkanları veya yöneticileri uluorta söyledikleriyle, tabandaki taraftarı etkilemektedirler.
Bu gerçek, yalnız Fenerbahçe ve Aziz Yıldırım için değil, tüm takımlar için geçerlidir. Örneğin Trabzon’da sahaya inip, hakeme saldıran çocuk bir kahraman haline geliyorsa, hiç kuşkunuz olmasın ki, kentte bu ortamın oluşmasında Trabzonspor yöneticilerinin de dahli vardır.
Toplumun her kesimine şiddet ve düşmanlık egemen, futbol da o zemine kaymış durumda.
Bu duruma “dur!” demek için harekete geçmek gerek! Burada basına da önemli görevler düşüyor.  


Yazarın Son Yazıları

Devlet koruması 16 Ekim 2020
Düzenin özü 9 Ekim 2020
Tarikat - Diyanet 18 Eylül 2020
Yine idam 8 Eylül 2020