Soykırımı tartışma yasağı

17 Ocak 2017 Salı

Osmanlı’nın ABD’deki son büyükelçilerinden olan Ahmet Rüstem’in, “Türkiyede bazı kıyımlar yapılmış olduğunu üzülerek söyleyeyim ki inkâr edemem...” diye başlayan, ama bunların, devleti içten yıkmayı, savaşan orduyu arkadan vurmayı amaçlayan eylemlerin sonucu olduğunu söyleyen, 8 Eylül 1915 tarihli Washington Star gazetesinde yayımlanan ve fırtınalar koparan demecindeki ifadeye katılmamak mümkün mü?
Çok ilginç bir kişi olan ve kısa süre sonra, Sivas Kongresi’nde Mustafa Kemal’in yanında göreceğimiz Ahmet Rüstem, Ermeni soykırımı konusunda ABD basınında yapılan yayınlara verdiği karşılık yüzünden State Department’ın tepkisini çekecek, Persona non grata ilan edilmesi konuşulurken, kararı beklemeden ülkeden ayrılacaktı.
Ahmet Rüstem, kıyımlar olduğunu yadsımıyor, yalnız soykırım iddialarının haksızlığını anlatıp, ne olup bittiğinin gerçekçi bir biçimde incelenip doğru anlaşılması gerektiğini vurguluyordu.
Ahmet Rüstem’in deyimiyle kıyımlar yapılmış olduğu inkâr edilemez ama olaya bulaşmış olan istisnasız bütün tarafların sorumlu olduğu “mukatele”nin, “a priori” (önceden planlanmış) bir ırkı tümden yok etmeyi amaçlayan bir soykırım olduğu iddiasının doğru olmadığını gösteren yerli ve de yabancı birçok kaynaktan edinilen bilgiler soykırım iddialarının dayanaksızlığını kanıtlar.
Ben de bu nedenle soykırım iddialarına yıllardır karşı çıkıyorum.

***

Karşılıklı kıyımın bir soykırım olmadığı konusundaki kanaatim, “Türk soykırım yapmaz” gibi saçma bir iddianın ürünü değil. Yoksa, istisnasız her ulusun, toplumun yaşamında parlak sayfalar olduğu gibi karanlık yönler de bulunduğunu, bunların ancak geçmişle hesaplaşmakla aşılacağına inanıyorum.
Vandalizmin çağımızdaki tipik örneklerinden biri olan 6-7 Eylül 1955 olaylarından, devlet olarak da sorumlu olduğumuzu düşünüyorum. Aynı şekilde, Hrant Dink’in öldürülmesi olayındaki resmi sorumluluğun örtbas edildiğini ve toplumun, on binlerin “Ben de Hran’tım, ben de Ermeniyim” haykırışlarıyla yeri göğü inleterek, hafiflettiği bu ayıptan, henüz tümüyle kurtulamadığımız kanaatindeyim.
Ama bütün bunlar, bence gerçeklerle bağdaşmayan soykırım iddialarına karşı olmamı engellemiyor. Tıpkı, “Ermeni soykırımı” savını gerçeğe aykırı bulmamın, 14 Ocak 2017 günü, Meclis kürsüsünden konuşurken, “soykırım” iddiasını kabul eden ifadeler kullandığı için salondan çıkmak zorunda bırakılan ve birleşime katılmama cezasına çarptırılan Garo Paylan’a reva görülen muameleye karşı olmamı engellememesi gibi.
Önce bir noktayı vurgulayayım: Ermeni kökenli yurttaş Garo Paylan’ın TBMM’de bulunabilmesi toplumsal bir iftihar vesilesidir. Bu mevcudiyetin bir anlam ifade etmesi ise ancak, Garo Paylan’ın o çatı altında inandıklarını özgürce söyleyebilmesiyle mümkündür.
Garo Paylan, “Ermeni soykırımı”nın tarihi bir gerçek olduğuna inanıyorsa bunu özgürce söyleyebilmelidir.
Benim gibi bu görüşü paylaşmayanların yapacakları şey ise, Paylan’dan bu konudaki dayanaklarını açıklamasını istemek, ortaya koyacağı belgelere de, kendi savlarını destekleyen belgelerle yanıt vermek olmalıdır.
Çünkü “Ermeni soykırım”ı iddiası tarihi gerçeklere aykırıdır, ama suç değildir.
Tıpkı olayın “soykırım” olarak nitelenemeyeceğini söylemenin suç olmaması gibi...
Nitekim, bazı yabancı ülke parlamentolarının “Ermeni soykırımı” iddiasının reddedilmesini suç sayan kararlarına hep birlikte karşı çıktık. Doğu Perinçek’in, İsviçre devletini bu tür davranışı yüzünden köşeye sıkıştıran çıkışına ve AİHM’nin bu konudaki kararına da candan destek verdik.
Biz yabancı parlamentoların olay “Ermeni soykırımı” olarak nitelendirilemez, diyenleri susturmaya yönelik kararlarına karşı çıkarken bir de ne görelim istersiniz?
Olay, belgeler incelenerek ortaya konsun ve tartışılsın tezini savunan Türkiye parlamentosu, olay soykırımdır diyen bir üyesini susturuyor, sözlerini zabıttan çıkarıyor ve cezalandırılıyor.
Buradaki mantığı açıklayabilecek kimse var mı acaba?


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları

Dur bakalım ne olacak? 1 Haziran 2021