Ayşe Emel Mesci

Hangi uygarlık?

17 Ağustos 2015 Pazartesi

Cumhuriyet’in cuma günleri verdiği “Bilim Teknoloji” ekini yıllardır kaçırmadan takip etmeye çalışırım. Bu küçük dergi bana çok şey öğretmiş, düşündürmüş ve çeşitli açılardan beslemiştir. Son dönemlerde “Bilim Teknoloji” ekinde, mimarlık ve şehircilik tarihinin duayenlerinden Doğan Kuban’ın yazılarını özellikle izliyorum. Bir yazarı sürekli izlediğinizde, yazılardaki değişimi, süreci fark edebiliyorsunuz. Bir süredir kendi kendime Doğan Kuban’ın yazılarının giderek bir haykırış halini aldığını, üslubun acılaşıp, karamsarlaştığını söylüyordum.
“Rönesans insanı” kıratında çok değerli bir aydınımız olan Doğan Kuban, 7 Ağustos’taki yazının girişinde “Yıllardır uygarlık basamaklarında asılı kalan Türk toplumunun kültürünü kendime göre tarihi analizler yapıp, dünya kültürü ile karşılaştırarak anlamaya çalışan biri olarak, hep iyimser bir tavırla bizim insanların eskiden ve şimdi yaptıklarını öğrenmeye çalıştım. Fakat güncel olayların küçüğü ve büyüğü, 90 yaşına kadar iyimser kalan bir düşünceyi bir yıl içinde devirdi” diyor.

Gayya kuyusu
Sonra da bu kötümserliğe neden olan olayları sıralıyor. Birinci sırada “para akışının en yoğun olduğu ve neredeyse bütün halkın şu ya da bu şekilde ‘kaçak’ sözcüğü çevresinde katılmak zorunda kaldığı bilgi yoksulu, arsız bir gayya kuyusu olan inşaat sektörü”ne yer veriyor.
Bu tespitin, günümüz Türkiye’sini anlamaya çalışmak açısından hayati bir öneme sahip olduğunu düşünüyorum. Çünkü özellikle son 12 yıllık dönemde inşaat sektörü – tıpkı Özal zamanında finans ve ihracat sektörünün olduğu gibi ekonomik ve toplumsal çarkların döndürülmesinde belirleyici bir konuma geldi. O nedenle, son 12 yılın icraatını ve ekonomik dönüşümü doğru anlamak için, TOKİ’nin geçirdiği yapısal, idari ve siyasi dönüşümün mutlaka mercek altına yatırılması gerekir. Türkiye’nin son 12 yılının kara kutusu TOKİ’dir. Üstelik bu inşaat ağırlıklı yönetim zihniyeti, gözü kararmış müteahhitliğin diğer ideolojik arka planla bir şekilde birleştirilerek en azından siyasi iktidarın ve yandaşlarının kendilerini inandırdıkları (veya inanmış gözüktükleri) bir “uygarlık projesi” gibi sunulmasına yol açmıştır.

Uygarlıkla doğanın çelişkisi
2 Ağustos tarihli Cumhuriyet’te Çiğdem Toker’in bir röportajı yayımlandı. Toker, bir süredir işlediği 3. havalimanı Projesi sırasında gerçekleşen çevre katliamı iddialarıyla ilgili olarak, projeyi yürüten İGA’nın CEO’su Yusuf Akçayoğlu ile konuşmuştu. Akçayoğlu’nun “Biz herkesten çok çevreciyiz” mealindeki açıklamalarına, çevre örgütleri ve gönüllüleri gerekli cevapları verdiler. O röportajda benim asıl ilgimi çeken şu iki ifade oldu: “Kuş göç yollarını değiştirmek diye bir şey yok. Biz kuşların, operasyonu etkilemeyecek şekilde yönetilmesinin peşindeyiz (...) Dünyanın neresinde iş yaparsanız yapın, maalesef uygarlık ile doğanın çelişkisi var.”
Buradan yola çıkıp Sayın Akçayoğlu’nu yargılamak diye bir niyetim olamaz, zaten öyle bir hakkım da yok. Ama mesleğim gereği, sözcüklerin gelişigüzel kullanıldığına inanmam; dikkatsizlikle seçilmiş, “maksadını aşmış” denerek sumen altı edilmek istenen sözcükleri bile birikmiş bir dip tortusundan kopup su yüzeyine ulaşan parçacıklar diye görürüm. Bu ifadelerde birbirini destekleyen üç husus hemen göze batıyor: “kuşları yönetmek”, “operasyonel bir uygarlık” ve “maalesef uygarlık ile doğanın çelişkisi var”.
Bu bir zihinsel iklim işte. Doğan Kuban’ın özetlediği “arsız gayya kuyusu”ndan hepimize yansıyan böyle bir manzara oluyor. Bunun sonuçlarına, ekonomik, siyasal, kültürel, toplumsal her alanda maruz kalıyoruz. Peki, bu (bir) uygarlık mı? Evet, ne yazık ki öyle. Doğan Kuban’ın kafama taktığı soruları deşmeye devam edeceğim.  


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları

Suda Ayak İzleri 12 Nisan 2021