Deniz Yıldırım

Suya bile yazarız

04 Temmuz 2020 Cumartesi

Türkiye’nin yakın tarihi, baskıcı rejimlerin ve baskıcı rejimlere karşı mücadelenin tarihidir aynı zamanda. Tarihi, kazanımlarla ilerleten dinamik budur.

Peki, baskıcı rejimler ne yapar? Siyasal gücü tek elde toplar, hukuku askıya alır, bazıları için suç olan şeyleri, bazıları için suç olmaktan çıkarır, keyfine göre yönetir; ama yeter mi? Her etki tepki yaratır; eli kalem tutan, aklı adalet terazisiyle tartan insanlar başlarlar eleştirmeye. Eleştiri, yanlışı göstermek kadar, doğruyu inşa etmek içindir de.

Bu yüzden de siyasal gücün tek elde toplanması, despotik bir yönetim kurulması, korku salınması yetmez. Her baskıcı rejim, fikirler alanında üstünlük kuramadığını görünce, buralarda korkusunun hissedilmediğini anlayınca, başlar kendisi korkmaya; eğitime, bilime, kültüre, sanata, edebiyata, tiyatro ve sinemaya; kısacası düşüncenin eleştirel olarak akma şansı bulduğu her alana yıkım ekiplerini yollar tedbiren. Alternatifini kuramayınca, var olanı yıkmaktır hedef. Demek önce siyasal tekelcilik, sonra da bu düzen böyle sürsün, kimse eleştirmesin, eleştirenler susturulsun, susturulanların başına gelenleri gören halk da korkarak sussun diye, fikri baskıcılık geliyor.

Abdülhamit mutlakiyetçiliğini düşünelim. Gücü tek başına Saray’da toplamak, anayasayı askıya almak, Meclis’i tatile göndermek yetti mi? Bütün güç elinde, siyasal tekel kurulmuş, her yanda jurnalcilik, hafiyelik kol geziyor. Korkuysa korku ortamı; ama yetmiyor. Yine birileri yazıyor, yine birileri çiziyor. “Öyleyse ne yapalım? Yasaklayalım, sansürleyelim.” Matbaalar Nizamnamesi’yle eleştirel kitap basımı engelleniyor; sansür ve “zararlı yayınlar”ın yakılması işi Encümen-i Teftiş ve Muayene Kurulu’na devrediliyor; gazete ve dergiler sansürleniyor. Ama yok; yine yetmiyor. Rahmetli Bülent Tanör Hoca’nın nefis çalışması, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri’nden aktarıyorum bu bilgileri; öyle ki, sözcükler yasaklanıyor: Kanun-i Esasi, hürriyet, müsavat, vatan, cumhuriyet, millet, adalet, zulüm, tepe, burun… Liste uzun, hepsi yasaklı.

12 Eylül farklı mıydı?

12 Eylül darbesi ve sonra yaşananlar farklı mı? Darbeciler silahlı zor gücüne sahipler, hukuk ellerinde maşa; siyasal gücü tekelleştirmişler, ama yine de yetmiyor. Edebiyatçıya, sanatçıya, düşünene, üretene karşı bir yıkım politikasıyla 12 Eylül öncesinin ilerici kültürel savaşım veren tüm kadroları baskının, mahpusluğun, işkencenin, işsiz ve ekmeksiz kalmanın cenderesine sokuluyor. Yetmiyor; kitaplar yasaklanıyor, gazetelere baskı artıyor, sansür yoğunlaşıyor yine. Niye? Tüm siyasi güç ellerinde değil mi?

Yanıtı başta verdik; değişmiyor. Siyasi gücü istediği gibi ele geçiren, bütünüyle denetimsiz yönetebilen kim varsa, fikirler alanını denetleyemediği zaman, “kültürel hegemonya” kuramadığı zaman, karşısındakini yıkıma yöneliyor. Montesquieu despotik yönetimlerin ilkesinin korku olduğunu söylüyordu; öyleyse korku bir yerden etkisizleşirse, kanaatler yönetilemezse despotik iktidar tarzını sürdürmek de imkânsızlaşıyor. Darbeciler de bunun bilincindeydi. Fikirlere, yazarlara, aydınlara, sanatçılara baskı ve yasaklar, sansürler hep bunun içindi.

Aziz Nesin, 1984’te verdiği bir söyleşide şöyle diyor o dönem için: “… Bugün Türkiye’de yasal olarak suçlanamayan kitapların bile zararlı görülüp yakılması tartışılabilmektedir. Bir gazete bu olay karşısında düşüncemi sorduğunda, bugünkü yönetimin şimdikinden daha çok kitap yakması gerektiğini söylemiştim. Eksik söylemişim, Türkiye’yi tam ortaçağa sokabilmeleri için salt kitapları değil, yazarlarını da yakmalıdırlar ki, yananlar ellerinden kurtulsun.”

Aziz Nesin öngörüde keskin, cesarette öncü bir aydın olarak 2 Temmuz 1993’ü, Madımak Katliamı’nı haber vermişti belki de. Aydın kıyımının varabileceği yerleri işaret ederek…

İşin özü; baskıcı rejimler siyasal tekeli ellerine geçirseler de topluma yön veren, kanaat oluşturan, kalemleri, vicdanları ve akıllarıyla korkuya göğüs gererek halka karşı borcunu ödeyen insanların sesini kesmeden, düşüncenin aktığı yerleri yok etmeden, eline geçirmeden, sansürle, yasakla yönetmeden gerçekten iktidar olmuş gibi hissetmiyor. Üniversitelerin bitirilmesinden; birkaç gazete hariç, gazetelerin Saray bültenine çevrilmesinden; ana akım televizyon kanallarının sirkten hallice zeminlere dönüşmesinden; gazetecilerin, yazarların, eleştirel düşünenlerin hapse atılmalarından başlayan çizginin şimdi niye sosyal medyayı, eleştirel gazeteleri ve televizyon kanallarını susturmaya kadar ulaştığını anlamak bu nedenle hiç zor değil.

Fakat baskıcı yönetimlerin bilmediği şu: Bir hakikati duyurma cesareti olan, birkaç saniye içinde kaybolacağını bile bile suya dahi yazar yazısını, eleştirisini. Hürriyet ve hakikat aşkı böyledir.


Yazarın Son Yazıları

Konuşmayalım mı? 1 Ağustos 2020
Bitmeyen mağduriyet 25 Temmuz 2020
CHP kurultayı 22 Temmuz 2020
Ayasofya ve yeni durum 15 Temmuz 2020
Yeni sistemle iki sene 11 Temmuz 2020
Suya bile yazarız 4 Temmuz 2020
Dava insanları 24 Haziran 2020