Erdal Sağlam

Bu enflasyon - faiz anlayışının sonuçlarını yaşamıştık

07 Temmuz 2020 Salı

Hazirandaki yüksek enflasyon verilerini değerlendiren Merkez Bankası, çekirdek enflasyonda yıllık artışın yükseldiğini, eğilimin de yukarı doğru olduğunu belirtmiş. Bu analizden yola çıkarak Merkez Bankası’nın önümüzdeki aylarda faiz indirimini düşünemeyeceği beklentisi oluştu.

Haziran sonunda yüzde 12.6’ya çıkan yıllık enflasyon oranlarına rağmen Merkez Bankası’nın fonlamasında faiz oranları yüzde 7.6’ya inmiş durumda.

Dolayısıyla enflasyonun çok altında faiz geçerli, bu da neredeyse yüzde 5’lik negatif reel faiz anlamına geliyor. Merkez Bankası şimdiye kadar, reel faiz hesaplarında yüzde 7.4’e revize ettiği yılsonu enflasyon tahmininin baz alınmasını istiyordu ama bu mantıkla bile negatif reel faize geldik. Zaten bu ay sonunda yayımlanacak Enflasyon Raporu’nda tahminin en az 1 puan yükseltilmesi bekleniyor. Kaldı ki reel faiz hesaplarında gerçekleşen oranlar üzerinden hesap yapılıyor, hele ki bizim gibi Merkez Bankası güvenilirliğinin bu kadar zayıfladığı ülkede, mecburen gerçekleşen rakamlara bakılıyor.

Eski Hazine bürokratı, yazar Mahfi Eğilmez dünkü blog yazısının başlığını 

“Faizi İndirince Enflasyon Düştü mü?” koymuş. Türkiye’nin, 1994 yılından bu yana, zaman zaman faiz ile enflasyon konusundaki neden - sonuç ilişkisini yanlış kurduğunu, faizi düşürerek enflasyonu düşürmeye uğraştığını söyleyen Eğilmez, “Bunun altında yatan temel neden faizin haram sayılmış olması” diyor. Olaya bu ön kabulle bakınca neden ve sonuç ilişkisinin karıştığını ve enflasyonun nedeni faizmiş gibi göründüğünü belirten Mahfi Eğilmez, oysa Türkiye’de enflasyonun temel nedeninin üretimde ithal girdi kullanılması ve kur arttıkça o girdilerin pahalanması olduğunu belirtiyor. Kurun risklerin artmasıyla yükseldiğini, risklerin artmasının altında da her gün değişen kurallar, yaklaşımlar, Merkez Bankası’nın rezervlerindeki erimeler, uygulanan yanlış yaklaşımlar gibi nedenlerin bulunduğunu ifade ediyor.

Eğilmez’in bu analizi beni de 1994’e, ekonomi profesörü Tansu Çiller’in uygulamalarına götürdü. Düşündükçe, içinde bulunduğumuz dönemin o dönemle ne kadar çok benzerlik taşıdığını, bir kez daha hatırladım. İşin ilginç tarafı, Tansu Çiller’in ekonomik görüşünün “faiz haramdır” anlayışıyla hiç ilgisi yoktu. Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın ekonomi anlayışında da böyle bir ilkenin öncelik taşıdığını sanmıyorum. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın 18 yıllık icraatına bakacak olursak; son yıllara kadar “faiz haramdır” değil ama “faiz sebeptir” anlayışını duyduk ama uygulamada rastlamamıştık. Ne zaman ki makro dengelerde önemli sapmalar yaşandı, o zaman “faiz haramdır” denmeden, “faiz nedendir, enflasyon sonuç” anlayışı yürürlüğe sokuldu.

Zorla faiz indirmelerin sonucu

Tansu Çiller döneminde Merkez Bankası’na rağmen, Sibirya semalarında uçaktan verilen talimatlarla Hazine ihalelerindeki faizlere müdahaleleri gördük. Sonuçta araba yine devrildi, sonunda IMF’yle anlaşmak zorunda kalındı. Dolayısıyla piyasaya yüksek enflasyona rağmen faizleri zorla indirerek yapılan müdahaleler ve sürekli değiştirilen uygulama ve kararlar Türkiye’yi yine IMF’yi çağıracak kadar zor duruma soktu. Çiller ve ekibinin popülizm sevdası bitmediği için de, 1 yıl içinde “tamam biz toparladık” denilip, IMF anlaşması bozuldu.

Çiller ekonomisinin etkileri, kendisi iktidardan gidince de bitmedi, o dönemin etkisiyle bozulan ekonomik ve finansal dengeleri toparlamak için de zaman kaybı yaşandı. Çok iyi hatırlıyorum; IMF yetkilileriyle başlatılan yeni stand-by görüşmeleri yıllar almıştı. Açık açık “Size güvenmiyoruz, anlaşma yapıp 1 yıl sonra vazgeçiyorsunuz” diyorlardı. Halbuki o dönem içlerinde Mahfi Eğilmez’in de bulunduğu, şimdiyle kıyas kabul etmeyecek kadar yetkin bir kadro vardı, Hazine bürokrasisinden gelen Hikmet Uluğbay da başbakan yardımcısı olarak ekibin başındaydı.

IMF, Çiller döneminin etkisiyle güven duymakta zorlanıyordu ve o nedenle stand-by anlaşması imzalanmadan, bankaların konsolidasyonu dahil birçok radikal reformu “önkoşul” olarak önümüze koymuşlardı.

Üçlü koalisyon hükümeti bu radikal reformları uygulamaya sokunca yeni stand-by anlaşması imzalandı, sonra Kemal Derviş ile bu anlaşma güçlendirildi.

Türkiye’nin o dönemki bürokrasisinin büyük ölçüde hazırlayıp kabul ettirdiği IMF programının olumlu etkileriyle bugünlere kadar gelinebildiği, bence önümüzdeki dönem daha iyi anlaşılacak. Şuna inanıyorum ki, yeniden düze çıkılabilmesi için, kurumsal yapı başta olmak üzere, o dönemki reformlarla yeniden işe başlamak zorunda kalacağız. Ancak bu kadroyla mümkün değil, bu anlayışla hiç değil…

Halkın çoğunluğu, popülist kararların aslında kendisi ve çocuklarının cebinden çaldığını anlayana kadar, bu politikacıların yanlış kararlarının faturasını ödemeye devam edeceğiz belli ki…


Yazarın Son Yazıları