Karamsar olmaya hakkımız yok

15 Kasım 2016 Salı

Evet, çevremizde her şey olumsuz; hele çağdaşlığı, özgürlüğü, laikliği, demokrasiyi ve refah düzeyi ölçütlerini esas alan bir birey, bir vatandaş, bir öğrenci, bir öğretmen, bir esnaf, bir işsiz ya da emekli için.
Meclis çalışamıyor, siyasal partiler düşman taraflar gibi birbirlerine saldırıyorlar, içerde terör almış başını gitmiş. Gazeteciler hapiste, dışarıdakiler adeta rehin alınmışlar. Ordu Suriye’de savaş halinde. Kurulan Kürt kantonu Irak ile birleştiriliyor. Avrupa Birliği ve Avrupa Konseyi ile Ankara arasında köy kahvesini andıran atışmalar, hakaretler ortalığı doldurmuş, ekonomi berbat halde, işsizlik almış başını gitmiş.
Kent sokakları dilenci dolu; kimileri sokakta dileniyor, kimileri de parti merkezlerinde kapı bekleyen köleler haline getirilmişler.
Mahallede, kentte, ülkede, bölgede ve dünyada bizim için her şey olumsuz.
Ama yine de ayakta kalmak, dik durmak, toplumsal düzensizlikler karşısında yıkılmamak zorundayız. “Her şey bitti, yapacak bir şey yok” diye düşündüğümüz zaman sadece birey olarak değil, toplum olarak da yok olmuş, çökmüş oluruz, insanlıktan çıkarız.
İyimser olmak için “karanlıklardan kurtulmanın yollarını aramak ve örgütlenerek güçlenmek gerekir”. Demokrasinin, uygarlaşmanın ve çağdaşlaşmanın yolu örgütlenmekten geçer. Örgütlenmek, “toplumsal güç” elde etmek demektir. Birey ancak özgürlüğünü ve bireysel gücünü, toplumsal güç yaratarak sağlayabilir.

Katılımcı olmak
Bundan dolayı “katılımcı demokrasi” kutsal bir kavramdır; omuz vermek, bir araya gelmek, asgari müştereklerde birleşmek, elini taşın altına koymak. Eller hep birlikte taşın altına konduğunda taş eli ezemez, eller taşı kaldırır atar.
Karıncalar misali; tek bir karınca ezilir gider, ama on binlercesi, yüz binlercesi birlikte ortak bir amaç için birleşince bir mandayı bile devirirler.
Günümüzde çağdaş ve uygar toplumlarda katılımcılığın yani örgütlenmenin yolları vardır: Öğrenci derneğinden işçi ve işveren sendikasına, siyasal partilere kadar kademe kademe uzanan basamaklar gibidirler. Bunlar kendi yararları ve hedefleri doğrultusunda birleşerek ulusal yararı, parlamentolar şemsiyesi altında oluştururlar.
Bir piramit gibi demokratik yapıda oluşmuş “çıkarlar arasında denge sağlanarak” toplumsal maksimizasyon elde edilir.
Siyaset, ekonomi, güvenlik ve kültür (din) öğeleri arasında ulusal denge kurulmuş olur. Bireyin yararı ve özgürlüğü ile toplum yararı (refahı) ve özgürlüğü birbirlerini tamamlayacak biçimde bütünleşirler, aralarında çatışma ve kavga olmaz, olsa olsa rekabet olur.
Bunun adı katılımcı demokrasidir. Uygardır, çağdaştır, laiktir ve ulusal bütünlüğü sağlar.
Paris’in Alman işgalinde Nazi subayı, Parisli Fransıza sorar: “Bu restoranda niye bu kadar Afrikalı siyah çalıştırıyorsunuz?” Restoran sahibi kadın yanıt verir: “Ama onlar Fransız.” “Fransız” derken Fransa vatandaşı olduklarını kastetmektedir. Kurulan demokrasi piramidi böyle bir piramittir. Irk, din ve cinsiyet farkı gözetilmez: Fransa devletinin vatandaşı ise “Fransızdır”. Brötan ya da Faslı olması hiç önemli değildir.

Türkiye’deki sorun
Demokrasi, çağdaşlık ve uygarlık ölçütleri yerine “dinci örgütlenmelerin sisteme, yönetime egemen olması” ülkenin kapana sokulmasına, çökmesine ve çözüşmesine yol açıyor. Üstelik “emperyalizm, bu dinci örgütlenme yapısını esas alarak Türkiye’ye egemen olmaya çalışıyor”, FETÖ örneğinde olduğu gibi.
Dinin (ve kültürün) siyaset, ekonomi ve güvenlik gibi parametrelerle ulusal çıkarlara hizmet etmesi yerine, “asli referans haline sokulması, emperyalizmin eline bir kaldıraç veriyor”. Paris’te beslenen Şii liderin İran’da darbe yapması gibi FETÖ de dışarıdan besleniyor. Aynen PKK gibi. Türkiye’de FETÖ de PKK da aynı amaca hizmet ediyorlar: Atatürk Türkiyesi’nin yıkılması; Lozan’dan Sevr’e gidiş, ülkenin emperyalizmin işgaline hazırlanması için çalışıyorlar. AKP’nin İslamcı ve tek adamlı yapılanmaya yönelik uygulamaları ve parlamenter rejimden uzaklaşması, acaba bu hedeflere yardım etmiyor mu?  


Yazarın Son Yazıları