Korona, faşizm ve zeytin ağacı

14 Temmuz 2020 Salı

Vefa Lisesi’ndeki derslerinde Reşat Ekrem Koçu anlatırdı: 16. yüzyılda İstanbul’a kahve gelmeye başlar, “kahvehaneler” boy gösterir, erkeklerin sosyal hayatı cami avlusu sohbetlerinden kahvelere kayar. Kahveler soysal (ve siyasal) bir boyut kazanır…

- Birkaç yıl önce televizyonda Çatalca Belediye Başkanı’nın bir “yakınmasını” hatırlıyorum: “Çatalca’da AVM olmadığı için, gençler arkadaşları ile gidecek yer bulamıyorlar” demişti. Bu “ironik şikâyeti” ilginç bulmuştum…

- Halk Evleri, Cumhuriyet döneminin “sosyal aydınlanma mekânları” olmuştu: insanlar kadınlı erkekli ortak kültürel değerleri, bu mekânlarda paylaşıp yaşıyorlardı…

- Köy Enstitülerimiz dünyaya örnek olmuş sosyal, kültürel (ve siyasal) öğrenme, gelişme ve örgütlenmeyi uygulama mekânları oldular. Gerici odaklar bu nedenle son verdiler.

- Birey, toplum ile ancak evi dışında bütünleşerek ve örgütlenerek “katılımcı demokrasinin” bir parçası olur. Toplanmanın, bir arada olmanın, ortaklaşa haykırmanın, yumruğunu kaldırmanın “ürettiği güç” olağanüstüdür. Bu katılımlarınız yoksa, “evinizde cep telefonunuz, bilgisayarınız ve televizyonunuzla kapanmış durumdaysanız”, ancak “oyun oynarsınız”, sosyal ve siyasal boyut tek tekerlekli otomobile döner.

- Korona felaketi, bireyi (ve aileyi) “toplumsal iletişimden” yoksun kılarak, “kolektif gücün” getirdiği o olağanüstü faktörü sıfırlayarak “faşizme meyilli odakların yolunu açmıştır”. Viva Zapata filminde Marlon Brando’nun önderliğinde, atlıların toplu halde, o olağanüstü fon müziği eşliğinde gidişini hatırlayın. Sultan Ahmet Meydanı’ndaki miting alanında Halide Edip’in konuşmasını düşünün: insanlar, bireyler evlerinde kapalı iken bunları yapamazlar: meydanlar da faşizme özenen odaklara kalır.

Ionesco Gergedanlar’da, Paris’i işgal eden faşist Alman askerleri (gergedanları) yüzünden insanların evlerinde nasıl korkudan kapalı kaldıklarını anlatıyordu. İstanbul’un işgal yıllarında da bu halk bunları bire bir yaşadı. 12 Eylül faşist darbesinde de İstanbul başta olmak üzere büyük kentlerimiz hapishaneye döndü.

İşin son versiyonu Ergenekon ve Balyoz faşist ve emperyalist operasyonlarında da insanımız, kapı çalındığı zaman korkar hale geldi.

Bugün ise faşist operasyonların adeta yerini almışçasına, koronavirüs insanları evlerine hapsetti. Bu dışsal (egzojen) faktör, faşistçe uygulamalar arayan odaklar ve yönetimler için bir fırsat(!) yarattı. Kafalarında polisiye ve sivil yöntemlerle düşündükleri baskı ve korkutma ortamını korona üzerinden uygulamaya başladılar.

Sağlık nedenleri ile “önlemler”, antidemokratik araçlar haline dönüştürülmeye başlandı.

Virüs insanları öldürürken, demokrasiyi ve çağdaş uygarlık değerlerini reddeden çevreler bunu kullanmaya başladılar. Yüzyılın yaşadığı en tehlikeli virüs bile bu faşist eğilimli odaklar için fırsat yarattı.

İnsanlar bu virüs sonucu daha toplumsal ve kamu yararına dönük bir düzen beklerken işler bazı “azgelişmiş ülkelerde” tersine döndü: demokrasiden tamamen kopmaya yönelik uygulamalar devreye sokuldu.

Bizde ne mi oldu? Varın siz değerlendirin sevgili okurlar: son birkaç aydır yeni devreye sokulan uygulamalara bakın: gazetecileri, TV kanallarını, baroları düşündüğümüz zaman yanıt ortaya çıkmıyor mu?

Virüs hiç görülmüyor, küçüğün de küçüğü imiş: ama yaşadıklarımız apaçık ortada, her şey gün gibi meydanda, insanlar meydanlara çıkamasalar bile…

Birey koskoca bir ülke ve yerkürede, cep telefonu ve bilgisayarı ile oyun oynuyor, sosyal ve siyasal olarak değil, dijital bir yaşam sürecine girmiş durumda: Cem Yılmaz bu fırsatı kaçırmasın, “dijital korona” yanında Yahşi Batı’nın lafı bile olmaz…

Bu satırları ıssız bir köşede, ama görkemli, kutsal bir zeytin ağacının altında yazıyorum: korona, faşizm ve zeytin ağacı, ne büyük bir zıtlıklar halkası… Ve koronaya, faşizme inat vefalı (ve Vefa’lı) Müjdat Gezen kardeşimin 60. sanat yılını gönül dolusu sevgiyle kutluyorum…


Yazarın Son Yazıları