‘Melankoli’... Bu işi bitir!

08 Mart 2020 Pazar

Efendim, 1998 OR2 adını taşıyan bir asteroid (küçük çaplı gezegen) büyük bir hızla Dünya’ya doğru yaklaşıyormuş. Çarparsa Dünya bir anda yok olacakmış. Haber beni gülümsetti ve altı yıl önce seyrettiğim bir filmi anımsadım. Filmin adı Melankoli, yönetmeni Lars von Trier. Filmde, “Melankoli” adı verilen bir yıldızın dünyaya çarpması bekleniyordu. Filmi izlerken sıkıldığımı, hatta “aman artık şu çarpma gerçekleşse de çıksak” diye düşündüğümü anımsıyorum. Allah Allah tamam bir haber okudum ama bana ne oluyor, durup durup filmi düşünüyorum. Nedenini düşündüm, buldum sonunda, dünyamızın hali bir yıldızın çarpmasını bekler gibi. Tüm bilgiler, tüm öğrendiklerimiz, tüm değerlerimiz tarumar olmuş, hiç söylenmeyecek sözler, hiç akla gelmeyecek durumlar her yerde. Yolda, pazarda, kahvelerde ve dost topluluklarında öylesine tuhaf sohbetler ediliyor ki, her an bir yıldız çarpmış gibi oluyoruz. Ve çağımızın vahşi kapitalizmi öylesine katmerli krizler yaratmaya başladı ki, bize doğru yaklaşan 1998 OR2’ye -biz ona Melankoli diyelim- bu işi kökünden halledecek diye gizli gizli seviniyoruz. 

Şöyle bir bakın çevrenize, sürekli bir can sıkıntısıyla dolaşıp duruyoruz. Çok mutlu, kahkahalarla gülenlerin bile yüzlerinde bir donukluk var. Sanki ilaçlanmış gibiyiz. Sanki yaptığımız işler anlamsız, yazdığımız yazıları okuyanlar yok, yaptığımız filmler kendimize sürekli bir ayna tutuyor. Kaybedenler kulübü üyeleri gibiyiz. 

Melankoli, az sonra çarpacak ya ve ben bir gün içinde dolaştığım yerlerde duyduğum sözleri şöyle bir toparladım. Kırklarında bir adam, dedesi, babası ve kendisi iyi okullarda okumuş, kültürlü biri ve araba alıp satıyor. Dehşet içinde, öfkeli, “Ben bir an önce Amerika’ya kapak atmalıyım” diyor. “Ben buraların adamı değilim. Yahu ben de soygunlardan pay almak istiyorum ama nereye başvuracağımı bilmiyorum. Yedirilen olmadığım için her zaman yitiriyorum. Ben Amerika’ya gitmeliyim.” 

Genç adamı yatıştırmaya çalışanlar var. “Bu böyle gelmiş böyle gidecek” diyenler var. O zaman genç adam daha da köpürüyor. “Bırakın be! Korkaklar, yerinize mıhlanıp kalmışsınız. Üç kuruş paranız gitmesin diye iktidara oy veriyorsunuz. Söyleyin bakalım, kaçınızın bankalara borcu ne durumda? Korkuyorsunuz değil mi, eviniz, arabanız elinizden gidecek diye. Korkun! Olacak bu, olacak!” 

Kahvedeki herkes tedirgin. Nereden düştü bu buraya? Ama doğru da söylüyor, “Allah kahretsin, kime inandım da ev almaya kalktım. Bir evim vardı, yazlığa ne gerek duydum ki, karımın aklı işte. Yazlığı olacakmış, torunlar yazın onun yanına gelecekmiş. Sefa sürecekmiş. Ne sefası be. Cefa cefa...”

Melankoli çarptı çarpacak, dostlarımdan biri bir 68’li, “yahu” diyor, “hani yaşadık yaşadığımız kadar, ne olduk, şeytan diyor, kalk git Suriye’ye ve savaş. Ölüm geldi gelecek, bari oralarda ölelim. Kendi ülkemizde hep yenildik, bir kez yenelim.”

Dolaşıyorum, yolum lüks mağazaların olduğu bir caddeden geçiyor. Bir büfenin önünde oturup bir şeyler atıştırıyorum. Yanımda iki genç anne, çocuklarını okuldan almışlar. Çocuklara telaş içinde bir şeyler yedirmeye uğraşıyorlar. Çünkü aceleleri var, kız baleye oğlan da basket okuluna yetişecek. Çocuklara bakıyorum, öyle yorgun ve bitkin görünüyorlar ki, dehşete düşüyorum. Belli ki, sabahın köründe kalkıp, sıkışık servislere binerek, uykulu uykulu okula gitmişler. Beş saat ders yapmışlar şimdi haydi baleye, haydi baskete. Annelerin telaşı çocuklarda yok. Ellerinde cep telefonları oyun oynamaya çalışıyorlar. Birden çocuklar için üzülüyorum. Büyük ihtimalle, baleden ve piyano çalmaktan nefret edecekler.  

O sırada bu caddede her adımda dilenen Suriyeli çocuklar etrafımızı sarıyor. Anneler dehşete kapılmış, çocuklarını dilenen çocuklardan uzaklaştırmaya çalışıyorlar. Tuhaf bir manzara, “Melankoli” çaptığında her şey kül olacak. Bütün bu manzaralar da!

Bir yandan yürüyor bir yandan da neşe nerelere saklandı diye çevreme bakınıp duruyorum. Kimseler gülmüyor, kimseler aşktan, sevgiden söz etmiyor. Yanımdan tuhaf bir görüntü geçiyor. Genç mi, yaşlı mı, kadın mı, erkek mi olduğunu anlamadığım bir insan. Resmen mavi bir yatak çarşafını başından aşağı geçirmiş. Her yeri kapalı, sadece gözleri açık. Herkes hayretle bakıyor ve birden çarşafın içinden bir erkek sesi ortalığa yayılıyor, “Ne bakıyorsunuz, koronadan korunuyorum!” Hay Allah, nasıl unuttum bir de korona var. Gezi olayları sırasında epeyce bir para verip aldığım Alman malı bir gaz maskem var, ben de onu mu takıp dolaşsam? Aman boş ver nasılsa “Melankoli” iyice yaklaştı. 

Acaba “Melankoli” çarpmadan önce, kendim için anlamlı ne yapabilirim? Bu soru bile anlamsız geliyor. Korona değil ama melankoli bana fena halde bulaştı. Bu hafta PKK’ye yardım ve yataklık ettiğim iddiasıyla hakkımda 7 yıl hapis cezası istenen davadan beraat ettim. Sevinemedim çünkü aynı gün Barış Terkoğlu ve Hülya Kılınç tutuklandı. Ey “Melankoli” çarpacaksan çarp artık!


Yazarın Son Yazıları

İmdat, Z kuşağı! 5 Temmuz 2020
İhtiyarlara yer yok! 28 Haziran 2020