Olaylar Ve Görüşler

Mülk edinilen modernleşme - Ferruh TUNÇ

17 Kasım 2021 Çarşamba

Uygarlık, 18-19. yüzyıl aralığında adına modernlik denilen yeni bir aşamaya ulaştı. Düşünce, bilim, ekonomi, inanç, kültür, yönetim ve ideoloji gibi konular bakımından kendi öncesinden niteliksel olarak farklı bir düzeydi bu. Dünya, bir bütün olarak bu yeni niteliğiyle anılabilecek ölçüde ve bu yeni olguya (modernliğe) göre dönüştü. 

Öncesindeki uygarlık sıçramaları gibi bu da dünyanın her yerinde birdenbire değil, sınırlı bir coğrafi alan ve kültürel havzada olgunlaşmış bulunan koşullardan ve özgünlüklerden kaynaklandı; kendisine göre geride kalanları bozarak, sarsarak ve kendine yönelterek değiştirdi. Böylece, öncü modernlerle, modernleşmeye geç kalanların varlık ve etkileşimlerinin niteliği bu yeni çağın en önemli özelliklerinden biri oldu. 

Adına Batı dediğimiz öncü modern halkanın, modernleşmeye geç kalanların bu durumundan aşırı yararlananlar olması, bu çağın en önemli özelliklerindendir. Durumları bir çeşit Sisifos mahkûmiyeti çağrışımı yapan geç modernlerin ise gerek toplam nüfusları gerekse yaşadıkları coğrafi alan olarak dünyanın çok büyük bir kısmını oluşturması bilinen fakat önemi yeterince kavranamayan bir gerçektir.

Bu açıdan bakıldığında, içinde bulunduğumuz çağa, kültürel bir dille sınırlı bile olsa, postmodern adı verilmesi ironiktir. Bu çağın modernliğinin yerini ve niteliğini dünya halklarının ortak ilgisine saygılı bir şekilde saptayacaksak, bunu yaparken onun hâlâ modernleşmesinin tamamlanmadığını göz ardı edemeyiz.

Yeni ve ileri bir bilme, düşünme ve yaşama vaadi ile bunun sınırlı da olsa örneklemesi olarak ifade edilebilecek olan modernliğin başlangıcındaki olumlu evrensel kapsayıcılığı, hızla, belirli bir mekân, seçilmiş bir sınıf ve bunun güvencesi siyasal iktidar biçimleri ile sınırlanmıştır. 

SİMÜLASYON...

İnsani genellikte bir uygarlık iddiası ile ortaya çıkan modernitenin maddi ve manevi kültürü, büyük bir adaletsizlik ve karşı konulamaz bir siyasal ve askeri güç eşliğinde küreselleşen ve tekelleşen burjuva sınıfının maddi ve manevi mülkiyetine geçirilmiştir. 

Bugün bunun başka türlü gerçekleşmiş olabileceği veya olamayacağı üzerine tartışmak büyük ölçüde spekülatiftir. Spekülatif olmayan ise modernleşme olgusunun öncüleri ile ona geç kalanların ilişkisindeki istikrarlı ve derinleşen adaletsizliktir.

Türkiye’nin, başardığı ulusal kurtuluş mücadelesi ile geç modernleşenlerin öncülerinden olduğu kolaylıkla söylenebilir. Kendisi ve benzeri olan halkların önemli bir kesiminin modernleşmesi, öncü modernlerin, kapitalist moderniteyi emperyalist bir egemenlik sistemi haline getirmelerinin bir sonucu olarak, tam ya da yarı sömürgeler haline gelmelerinden sonra ve deyim uygunsa bu sayede olmuştur. Geç kalanların modernleşme süreçlerinin kritik eşiğini, öncü modernlere karşı verdikleri kurtuluş - bağımsızlık mücadeleleri oluşturmuştur. Bu ülkeler, bu süreçlerin özellikle başlarında, önemli uygarlık kazanımları elde etmiş olsalar da modern çağ boyunca ilk modernlerle eşitlenebilecek ya da onlara yaklaşabilecek bir aşamaya gelmeleri, -öncü modernlerin konumlarını pekiştiren kimi istisnalar dışında- mümkün olmamıştır. 

Bu bakımdan modern çağa baktığımızda, modernleşmeye gecikenlere özgü, bir çeşit “modernleşme simülasyonu” ile karşılaştığımızı söyleyebiliriz. Yeni bakış açılarına kapı açabileceğini düşündüğümüz bu yaklaşımda simülasyon hali, aralarındaki sabit uzaklık ya da niteliksel fark varlığını sürdürürken geç kalanların kendilerini öncü modernler gibi hissetmeleri ve/veya göstermeleri yanında öncü modernlerin onlarla öyleymiş gibi ilişki kurmalarında fakat bu durumun gerçekte hiç de böyle olmamasında karşılığını bulmaktadır.

BULANIK ZİHİNLER

İlişkideki bu simülatif nitelik, ilk modernlerin kendi lehlerine kurmuş oldukları adaletsiz dünya düzeninin her iki dünyanın egemen sınıfları dışında kalan toplum kesimleri tarafından çıplak bir şekilde görülmesini ne yazık ki perdeleyebilmektedir. Öyle ki öncü modernlerin, kendileri ile hizalanmalarına bir çağ boyunca engel olmayı başardıkları geç modernlerin, sözü edilen simülasyonu ciddiye alan veya almaya yeltenenlerine karşı devreye sokmaktan çekinmediği her türlü sindirici, bozucu, yıkıcı ve dağıtıcı politika ve uygulamalarının bunun muhatapları ve muhalifleri olması gereken andığımız toplumsal kesimler tarafından doğru bir bağlamda ele alınamayabildiğini görüyoruz. Sözgelimi merkez ve çevre ülkelerinden toplumsal etkisi azımsanamayacak ölçüde olan birçok aydın ve entelektüele göre, Saddam Kuveyt’i işgal etmese, Esad muhaliflerine iyi davransa, Kaddafi haddini bilse, Taliban iktidara yönelmese işler sarpa sarmayabilecektir! 

Konu Türkiye olunca da durum farklı değildir. Türkiye’nin çok kötü yönetiliyor olması, üstü örtük veya açık bir şekilde öncü modern - geç modern ilişkisindeki hegemonyayı güvenceye almak ya da genişletmek amaçlı olarak dayatılan emperyalist politika ve uygulamalara açıkça karşı çıkılması gereğinin bulandırılmasına dayanak oluşturabilmektedir. 

FERRUH TUNÇ

ŞAİR


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları