Olaylar Ve Görüşler

Seçimlerde kadın temsili

30 Mayıs 2015 Cumartesi

Türkiye OECD üyesi ve “demokrasi” ile yönetilen bir orta gelir ülkesi için kadın-erkek eşitsizliği konusunda eşine az rastlanır derecede kötü bir şöhrete sahip.

İktisat, siyaset, sağlık ve eğitim alanlarında kadın ve erkek arasındaki farkları derleyen Küresel Toplumsal Cinsiyet Uçurum Endeksi’ne göre Türkiye 142 ülke arasında 125’inci sırada yer alıyor.

90. sıradayız!
Parlamento temsil oranında ise yüzde 14.4 ile dünya sıralamasında 90’ıncı sıradayız. Temsilde cinsiyet eşitsizliği, seçim arifesinde Türkiye’nin bir diğer yapısal sorunu olan seçim barajı tartışmalarının gölgesinde kalıyor.
Bu yazıda toplumsal cinsiyet eşitsizliğini körükleyen bir uygulama olan yüzde 10’luk seçim barajının yeni Meclis’teki erkek egemen yapıyı ne oranda etkileyebileceğini gösteriyoruz.

Yeni Meclis’te ‘kadın’
Yeni Meclis’te kadın temsil oranının ne olacağını öngörebilmek için öncelikle Yüksek Seçim Kurulu’nun Kesin Aday Listesi’ni tarayıp Meclis’e girme ihtimali bulunan dört partinin 2 bin 200 adayının bir listesini çıkardık.
Sonra seçim sonuçları öngörülerimizden HDP’nin barajı geçtiği ve geçemediği iki senaryoyu kullanarak bu adayların bölgelerindeki seçilebilirlik oranlarını hesapladık.

MHP’de kadın temsili
Yüzde 12.4 ile en düşük kadın aday oranına sahip olan MHP 81 ilin sadece 30’unda kadın aday göstermiş durumda. Adayların seçilme ihtimallerini de hesaba kattığımızda MHP’nin yeni Meclis’teki kadın milletvekili oranının yüzde 3.1 ile 5.3 arasında olacağını öngörüyoruz. MHP’nin kadınlara neredeyse hiç temsil şansı tanımadığını gösteren bu rakamlar 24. dönem TBMM’nin bile çok gerisinde.

Peki, ya CHP ve AKP?
İktidar partisi ve ana muhalefet partisinin kadın aday oranla rı birbirine çok yakın: AKP yüzde 18.4, CHP yüzde 19.6. AKP kadın adaylarını Ege ve Akdeniz kıyıları, İç Anadolu’nun batısı ve Güneydoğu Anadolu’daki 44 ilden aday gösterirken, CHP benzer bölgelerden 41 ilde kadın aday göstermiş durumda.
Tüm adayların Meclis’e girebilme ihtimalleri ışığında yaptığımız hesaplamalar iki partinin de kadın milletvekili oranının yüzde 15-16 aralığında kalacağını gösteriyor.
Bu sebeple CHP’nin birçok ilde kadın adayları ilk sıradan göstermesinin toplumsal cinsiyet eşitsizliğini nesnel bir şekilde bertaraf etmekten çok seçim propagandası işlevi gördüğünü söyleyebiliriz.
AKP, CHP, ve MHP’nin önemli bir ortak yanı birçok ilde seçilme ihtimali olmayan sıralarda dahi erkek adayları tercih ediyor olmaları. Bir başka ifadeyle, özellikle Orta Anadolu’da, kadın temsili sembolik de olsa partilerin siyasi ajandasında yer bulmuyor.
Öte yandan AKP’nin bilinçli bir şekilde kadın temsilinin oya daha fazla yansıyacağını düşündüğü yerlerde kadın adaylara daha fazla şans tanıdığını görüyoruz. AKP’nin Marmara, Ege ve Akdeniz kıyıları ile Güneydoğu Anadolu bölgelerindeki kadın aday yoğunluğu buna işaret ediyor.

HDP’nin kadın adayları
7 Haziran seçimlerine parti olarak girme kararı alan HDP, Türkiye’nin demokrasi tarihinde, Meclis’e girme ihtimali olan partiler arasında en yüksek kadın aday oranına sahip.
81 ilin 76’sından gösterilen kadın adaylar, toplam adayların yüzde 46’sına tekabül ediyor. Barajı aştığı takdirde HDP milletvekillerinin yüzde 38 ila 41’i kadın olacak. HDP’nin barajı aşması halinde Meclis genelindeki toplam kadın milletvekili sayısının 12 ile 16 arasında artacağını öngörüyoruz.
Bu, Meclis’teki kadın temsil oranının yüzde 13’lerden yüzde 17’lere ya da başka bir deyişle yüzde 19 ile 21 oranında artması demek.
HDP’nin genel oy oranı dikkate alındığında, neredeyse pariteye yaklaşan parti içi eşitlikçi politikanın Türkiye’deki toplumsal cinsiyette temsil adaletsizliğini iyileştirmeye yaptığı katkı oldukça önemli.

BERT AZİZOĞLU New School Üniv. Kamu Yönetimi
ONUR ALTINDAĞ New York Şehir Üniv. Ekonomi

                                                                                                   

Adaletsizlik adres sormaz

Bilindiği üzere iktidarını taşeronluk sistemi üzerine kuran AKP, ekonominin yürütmesini yabancı sermaye odaklarına bıraktığı gibi polis ve yargı alanındaki yürütmeyi de ‘Cemaat’e bıraktı ve bunun sonucunda da diğer alanlardaki ‘yürütme’ faaliyetleriyle güçlendi.

Bir ya da birkaç nedenden Cemaat ile arası bozulan AKP kendi elleriyle büyüttüğü canavar tarafından gerek ayakkabı kutuları gerekse tape’lerle suçüstü yakalandı.
Bu noktadan sonra sıkışan AKP kendine cemaat tarafından darbe yapılmak istendiği iddiasıyla önceleri kendine darbe yapacağını iddia ettiği siyasi davaların mağdurlarıyla kendini özdeşleştirme yoluna gitti.
ÖYM’ler tamamen kapatılarak doğal mahkemelere gönderilen davalarda haksız tutukluluklar son bulurken Sulh Ceza Hâkimliği müessesesini kurularak en güvenilen hâkimlerden oluşturulan bir kapalı sistemle hem yolsuzluk soruşturmasından tutuklanan yol(suz)daşlar kurtarıldı hem de eskiden Cemaate bıraktığı muhalif tutuklama işini AKP bu sefer bizzat kendi eline aldı, ilk tutuklattıkları da Cemaat mensupları oldu.
İşte bu sistemin aleyhine Eskişehir Sulh Ceza Hâkimi tarafından yapılan bir başvuru ‘oyçokluğuyla’ AYM tarafından reddedildi ve gerekçesi geçen hafta açıklandı.

Mahkemenin adalet sorunu
Teknik hukuki açıklamalarını bir kenara bırakarak sadece aşağıda alıntılayacağım bölüm, başvurunun amacını ve önemini açıklamakta: ‘HSYK Kanunu’nda yapılan ve sonuçta bu Kurul’u fiilen Adalet Bakanlığı’na bağlayan düzenlemelerle birlikte ele alındığında, sınırlı sayıda hâkim marifetiyle tüm Türkiye’de yürü- EDİTÖR: ÖZGÜR 22 MUMCU ve SİNEM USER KARA TASARIM: AYNUR ÇOLAK Cumartesi 30 Mayıs 2015 Olaylar ve GOrUSler KÜLTÜR SANAT tülen soruşturmaların akıbetinin siyasi iktidarın inisiyatifine bırakıldığı açıktır. Dolayısıyla her halde sınırlı sayıda olan bu hâkimliklere ‘uygun’ kimselerin tespitiyle atanmasının sağlanması sonucu, ilgili yargı çevresi ve sonuç itibarıyla da tüm Türkiye’deki soruşturmaların iktidar tarafından daha baştan önlenmesi, etki altına alınması veya yönlendirilmesi mümkün hale gelmektedir. Çünkü yürütülen soruşturma kapsamında aleyhine soruşturma yürütülenlerin siyasi kimliğine göre arama ve el koyma kararı alınması daha baştan mümkün olmayabilecek ve böylece delil elde edilemeyecek; gerektiği halde tutuklama tedbirine hiç başvurulamayabilecek ya da tam tersi başka saiklerle muhalif görülenler üzerinde baskı kurulması, onların sindirilmesi ve belli bir süre özgürlüklerinden mahrum bırakılması mümkün olabilecektir’
Jacques Vergês’in ‘kopuş stratejisini’ andıran bu tespitler sonrasında AYM’nin Sulh Ceza Hâkimliği sistemini savunmakta epey zorlanacağı düşünülebilir ki öyle de olmuş.
Anayasa Mahkemesi’nin 6 üyesi başvurunun usulden reddedilmesi görüşünü savunarak, Sulh Ceza Hâkimliklerinin meşruiyetinin sorgulanmasına bile istememiş. Gerekçeleri Eskişehir Ceza Hâkimi’nin önüne gelen meseleyi öncelikle inceleyip karar vermesi ve sonrasında AYM’ye başvuru yapması.
Usulü haklı olarak geniş yorumlayan diğer üyeler tutuklama gibi en önemli insan haklarından biri olan özgürlük ihlali ihtimali karşısında Eskişehir Hâkimi’nin öncelikle karar verip sonra AYM’ye başvurmasını hukuki bulmuşlardır.

Karşı oy’lar niteliksel olarak üstün
Başvurunun reddi yönünde görüş bildiren üyelerin tatmin edici gerekçeler bulduğunu söyleyemeyiz. Bu üyeler ilk olarak ÖYM’lerin yarattığı hukuksuzlukları düzeltmek amacıyla getirilen ‘Özgürlük Hâkimi’ düzenlemesinin geçmişte bir başvuru sonucu incelenerek hukuka uygun bulunmasını gerekçe göstermiş.
Oysa ‘suimisal misal olmaz’. Yine SCH’lerin iktidarın baskısı altında tarafsız ve bağımsız olamayacağı tezine karşı, onların da diğer hâkimler gibi HSYK tarafından atanması bağımsızlık ve tarafsızlıkları ile ilgili şüphe duyulmasına yer olmadığına gerekçe gösterilmiş. Halbuki HSYK’nin başındaki Adalet Bakanlığı başlı başına bir iktidar baskısıdır, kaldı ki itiraz konusu kanun düzenlemesinde yer aldığı üzere Sulh Ceza Hâkimlikleri bizzat Adalet Bakanlığı’nca kurulmuş ve her aşamasında etkisi sürmektedir.
Karşı oy yazılarında sistem için ‘naif’ bir eleştiri kullanılarak ‘iç körlük’ yaratacağı vurgulanmış: “Getirilen sistemde tutuklama kararını veren ile bu kararı denetleyen hâkimler adeta iç içe geçmiş durumdadır. “İç körlük” riskiyle bağlantılı olarak bu tür bir sistemde kişisel önyargıların/tercihlerin kararlara yansıması ve teknik-hukuki hataların yapılması riski oldukça yüksektir” denilmiş.

Sonuç
Sonuç itibarıyla, tartışma AYM açısından bitmiş olsa da daha çok su götüreceği açıktır. Konunun bir de AİHM tarafından incelenmesi kaçınılmazdır.
Adaleti güvenilmez ve işlemez hale getiren AKP ve Cemaat bu suretle devletin temelini de sarsarak değme anarşistlere taş çıkarttılar.
Öyle görünüyor ki hukuk, toptan bir reformla ele alınana kadar Sulh Ceza Hâkimliklerinin önünden tesadüfen bile geçmemek gerek.  

Av. SERKAN GÜNEL İnsan Hakları ve Ceza Hukukçusu


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları