Olaylar Ve Görüşler

Tarımsal kalkınma: Unutuldu mu?

13 Mart 2020 Cuma

Dr. Ali Nail Kubalı

NCM Danışmanlık Yönetim Kurulu Başkanı

Tablolar, bütün kaynaklarının kesilmesine karşın tarımın rekabet ve direnç gücünü yeterince gösteriyor. Umarım katlettiğimiz, ülkemizin bu en güçlü doğal sektörünü suni teneffüsle de olsa yeniden ayağa kaldırırız!

Bu yazıda, tarımın ihmal edilmesi ile Türkiye’nin krizsiz ve duraklamasız bir kalkınma olanağından kendisini nasıl yoksun bıraktığı, üzerinde durmak istediğim temel konudur.

1960’larda “Planlı Dönem”e girerken Türkiye, 1950’lerden bu yana ekonomimizin en kronik dar boğazı olarak süregelmiş olan döviz jenere etmedeki becerisizliğini unutmuş, adeta mistiğine kapıldığı büyük bir sanayileşme hamlesinin hazırlığına başlamıştı. Ekonomi derslerimizde okuduğumuz tüm öğretileri bir kenara bırakmıştık. Kalkınmak, ülkede bol olan kaynaklara dayandırarak dış rekabette üstünlük sağlamak yerine, kestirme bir yolla tarım ve tarıma dayalı sanayi evrelerini atlayarak dayanıklı ve dayanıksız tüketim malları üretmek idi.

Üretimden vazgeçiş

Bu strateji ile “ithal ikamesi” üretimine öncelik veriyorduk. Sanki kapalı bir ekonomi yaratmayı özendirircesine otomobil, buzdolabı, televizyon, çamaşır makinesi, bulaşık makinesi, fırın gibi birçok ithal malın yurtiçinde üretilmesine çaba harcıyorduk. Adına “üretim” denilen şey ise yarı monte ürünlerin ithal edilerek Türkiye’de nihai montajının yapılması idi. Bu ithal malların yerini alarak döviz kullanımını azaltacağı söylenen yurtiçi “üretim”, bu tüketim ürünlerine doymaz bir talep yaratarak onların üretimi için kullanılan ham ve yarı mamul ithalatını ne büyük hızla artırdığı o yılları yaşamış olanların hafızalarındadır. “Üretim”e ve ihracata büyük sübvansiyonlar veriliyordu. Tarım sektöründen kesilerek tahsis edilen fonlara karşın ithalatı azaltmak ve sanayileşmeyi hızlandırmak mümkün olmuyordu. Sonuçta Türkiye dövizleri tükenmiş bir biçimde ham ve yarı mamul dahi ithal edemez, yatırım için makine getirtemez, araçlarının, evlerinin ve işyerlerinin yakıt ve enerji ihtiyaçlarını karşılayamaz bir biçimde 1980 yılının ihtilal ortamına ulaşıyordu.

Halbuki “Tarım ve tarıma dayalı sanayi”, Türkiye’nin kalkınmasının üzerine kurulacağı en önemli temel direklerinden biri idi. 1960’lı yılların sonunda ABD’de yazdığım “Tarım: Türkiye için bir Kalkınma Stratejisi” başlıklı doktora tezimin de savı bu idi. O tarihlerde tezimin ispatı için rakamlarla kanıtladığım gerçek şu idi:

1. Tarıma yapılan her birim yatırım sanayiye oranla daha çok üretim, gelir (ve istihdam) yaratıyor.

2. Tarımda her üretim artışı sanayiye oranla daha çok ihracat yaratıyor.

3. Tarımda her birim üretim artışı yapmak için ihtiyaç olan döviz girdisi sanayiye oranla çok daha az!

Öyleyse Türkiye önce tarımsal kalkınmasını yapmalıydı. Bu esnada ortaya çıkan gelir ve döviz fazlası ile sanayileşmesini tasarruf ve döviz darboğazlarına takılmadan yapabilirdi! Ama bu yapılmamıştır.

Buna karşın 21. yüzyıla girildiğinde tarım ve tarıma dayalı sanayinin fiziksel üretim içindeki payı Tablo 2’deki gibiydi.

Aynı yıl Türkiye’nin ihracat yapısı da şöyleydi (Tablo 3):

Tablolar bütün kaynaklarının kesilmesine karşın, tarımın rekabet ve direnç gücünü yeterince gösteriyor sanırım. Sektörün günümüzde gelmiş olduğu durum ise sanıyorum bu yazının okurlarının malumudur!

Bu satırlarda özetlediğim tezimi defalarca çeşitli ortamlarda ülke yöneticilerine ve kamuoyuna anlattım! Ama tarıma yapılan yatırımlar kesilmeye devam etti.

Son günlerde TÜSİAD’ın Yönetim Kurulu Başkanı ve Yüksek İstişare Kurulu Başkanı’nın tarımın önemini vurgulayan konuşmaları yayımlandı.

Umarım katlettiğimiz, ülkemizin bu en güçlü doğal sektörünü suni teneffüsle de olsa yeniden ayağa kaldırırız!


Yazarın Son Yazıları