23 Nisan... Çocuklar... Gelecek...
Özlem Yüzak
Son Köşe Yazıları

23 Nisan... Çocuklar... Gelecek...

24.04.2026 04:00
Güncellenme:
Takip Et:

Öğretmenler, Cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister” Mustafa Kemal Atatürk (Hâkimiyet-i Milliye: 26.08.1924)

Mustafa Kemal Atatürk her Türk gencinin sahip olması gerektiğini düşündüğü vasıfları belirleyen yukarıdaki sözleri 25 Ağustos 1924 tarihinde Ankara’da toplanan Muallimler Birliği Kongresi’nde öğretmenlere hitaben söylemişti.

Atatürk’ün bu sözü, yalnızca bir eğitim hedefi değil, aynı zamanda modern bir toplumun felsefi temellerini özetleyen güçlü bir düşünce çerçevesiydi. Çünkü “Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” ifadesi, üç katmanlı bir özgürlük anlayışına işaret eder:

1. Fikri hür: Akıl ve eleştirel düşünce özgürlüğü

Yani bireyin düşüncelerini dış baskılardan bağımsız olarak oluşturabilmesi. Dogmalara, otoritelere veya geleneklere körü körüne bağlı olmayan; sorgulayan, analiz eden ve gerektiğinde itiraz edebilen bir akıl. Bu, Aydınlanma felsefesinin temelidir. Kant’ın “Aklını kullanma cesareti göster” çağrısıyla örtüşür. Atatürk, Cumhuriyetin ancak eleştirel düşünebilen bireylerle ayakta kalabileceğini görmüştü.

2. Vicdanı hür: Ahlaki özerklik

Vicdan özgürlüğü, bireyin doğru ile yanlışı dışarıdan dayatılan kurallara göre değil, kendi etik muhakemesiyle belirlemesidir. Bu, bireyi yalnızca yasa ile değil, içsel bir sorumlulukla hareket eden bir varlık haline getirir. Böyle bir insan, çoğunluğun veya gücün değil, adaletin yanında durabilir. Bu yönüyle Atatürk’ün yaklaşımı, evrensel insan hakları düşüncesiyle de kesişir.

3. İrfanı hür: Bilgiye ve öğrenmeye açık zihin

“İrfan”, yalnızca bilgi değil, bilgeliği de içerir. İrfanı hür olmak, öğrenmenin sınırlarını ideolojik veya kültürel kalıplarla daraltmamak demektir. Bilimi rehber almak ama aynı zamanda farklı düşüncelere açık olmak... Bu, statik değil sürekli gelişen bir zihniyeti ifade eder. Atatürk’ün “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” sözüyle doğrudan bağlantılıdır.

Bu üç katmanlı düşünce biçimi bugüne kadar toplumun tüm damarlarına girebilmiş olsaydı bugün Türkiye uçup giderdi. Olamadı. Malum nedenleri hepimiz biliyoruz. Atatürk’ün Cumhuriyetinin bu ideali daima belli kesimler tarafından baltalandı. Tarikatların palazlanmasına, eğitimin iktidarların isteği doğrultusunda şekillendirilmesine, sürekli yapboz tahtasına dönüştürülmesini yol açıldı. Aydınlanmayı toplumun tabanına indirecek özgün bir model olan Köy Enstitülerinin önü kesildi. AKP iktidarının “dindar ve kindar nesil” yetiştirme projesinin sonuçlarıdır bugün yaşananlar. Eğitim alanının, bilimsel ve özgür bir zemin olmaktan çıkarılıp ideolojik bir şekillendirme aracına dönüştürülmesinin sonuçları.

OECD ortalamasının epey altında olan eğitim kalitesinden PISA sonuçlarına, bugün okullarda yaşanan şiddet olaylarına kadar geniş yelpazede açıkça görmek mümkün...

TÜİK’in 20 Nisan’da açıkladığı “İstatistiklerle Çocuk-2025” verilerine göre, Türkiye nüfusunun yüzde 24.8’ini çocuklar oluşturuyor. Verilere göre, 2025’te toplam nüfusun yüzde 27.9’u yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında. Türkiye’de 0-17 yaş grubundaki çocukların yüzde 36.8’i yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında yaşıyor. Bu oran, neredeyse her üç çocuktan birinin temel ihtiyaçlara erişimde ciddi zorluklar yaşadığını gösteriyor. Eğitimdeki, çocuk işçilikteki, çocuklara yönelik cinsel istismarları ve şiddeti rakamlarla burada yazmama gerek yok. Veriler ortada.

KAYA SINIFI

Peki ya umut? Umutlu olmak için elimizde ne var? 5 yıl önce yitirdiğimiz Doğan Kuban Hoca’nın önemli bir tanımı vardır: Kaya Sınıfı.

Kuban, Kaya Sınıfı’nı, yaşamın her alanında ayakta kalmaya çalışan, çocuklarının eğitimine önem veren, Atatürk’e minnet duyan, siyasi parti fanatizmi olmayan; çoğu henüz 50 yaşını aşmamış, kadın-erkek tüm toplumsal kesimleri kapsayan bağımsız bir vatandaş topluluğu olarak tanımlamıştı. “Kaya sınıfı Cumhuriyetin başarısıdır, Türkiye’nin sigortasıdır” vurgusunu daima yapardı. 

İşte bugün de “Artık daha inilecek dip mi kaldı?” dediğimiz her dönemde, toplumsal olarak yaşanan derin erozyonun içinde bu ülkeyi ayakta tutan damar o Kaya Sınıfı: öğretmeni ile doktoru, hemşiresi, mühendisi, işçisi ile... Her şeye rağmen çocuklarını karanlığa teslim etmeyenlerle...

Her milli bayramda çoluk çocuk Anıtkabir’e koşan da o sınıf. Bence de 106 yıl önce kurulan Cumhuriyetin en önemli başarısı. Bu ülkenin sigortası. Cumhuriyeti asıl ayakta tutan da bu dirençtir.

Ama şu gerçeği de görmek zorundayız:

Bir ülke, geleceğini yalnızca toplumun direncine bırakarak sürdüremez. Çünkü mesele artık sadece bir kuşağın kaybı değil. Mesele, o kuşağın hangi değerlerle büyüyeceği. Bu yüzden 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı bize bayramdan çok daha fazlasını hatırlatır: Çocuklara bırakılacak en büyük miras, törenler değil; özgürlüktür. Bu yüzden mücadeleyi sürdürmek zorundayız...

***

Ulusal egemenliğin yapı taşlarından biri de halkın haber alma özgürlüğüdür. Hapiste gazetecileri, susturulan muhalif kanalları ile dünya özgürlükler sıralamasında sonlardayız. Kılıf hazır: Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçu. Şimdi bunda bir adım daha ileri gidildi. TMSF, 25 Ekim 2025’te Merdan Yanardağ’ın gözaltına alınmasından sonra bir günde el konarak TMSF’ye devredilen Tele1’in ticari ve iktisadi bütünlüğünü 28 milyon TL muhammen bedelle satışa çıkarıldı. Merdan Yanardağ şu cümlelerle sesleniyor: Tele1 bir ticari kuruluş değil, halktan yana yayıncılık yapmayı ilke edinen bağımsız bir sosyal sorumluluk girişimi. Gazetecilik etiği ve ilkeleri bizim için temel ölçü.

Bütün namuslu insanlara, medyadaki dostlarımıza, iş dünyasına, Cumhuriyetçilere ve topluma çağrı yapıyorum: “Tele1’in yağmalanmasına engel olalım, bize sahip çıkın!”