Deveye sormuşlar “Neden boynun eğri?” diye. Deve yanıtlamış: “Nerem doğru ki?” Türkiye’de ve dünyada son yıllarda yaşadıklarımıza bakınca bu söz neredeyse içinde bulunduğumuz çağın özeti gibi duruyor. Çünkü artık eğri olan tek tek olaylar değil, giderek bütün sistem.
Sadece habercilik yaptıkları için gözaltına alınan gazeteciler, gizli tanıklar ya da zorlama itirafçılarla aylarca tutuklu kalan belediye başkanları ve görevliler, ihmal ve yükümlülüklerini yerine getirmeyenler yüzünden yaşanan cinayet gibi kazalar (Kartalkaya otel yangını, Dilovası’ndaki patlama, öğrenci yurdunda asansör düşmesi, Soma maden kazası ve daha onlarcası) bir bakanın hakkındaki suçlamalara yanıt vermek ve edindiği servetin kaynağını açıklamayı bırakın, onun yerine tapu bilgilerini sorgulayan memurun görevden alınması... Bunlar tek tek ele alındığında bile ağır örnekler. Ama asıl ürkütücü olan, artık şaşırtmıyor olmaları.
Benzer bir tabloyu dünyanın geri kalanında da görüyoruz. Gazze’de on binlerce insanın yaşamını yitirdiği saldırılar karşısında uluslararası sistemin büyük ölçüde sessiz kalması, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik meşruiyeti olmayan saldırıları, birkaç ay önce Trump’ın Venezuela’ya müdahale ederek devlet başkanı Maduro’yu kaçırması; Küba’ya hiçbir meşru gerekçe olmadan on yıllardır süren ambargolar, çifte standartlar, güçlünün hukukunun giderek norm haline gelmesi... Liste uzayıp gidiyor.
Tepkiler elbette var ama düzen değişmiyor. Çünkü yaşadığımız bu dönem iki kavramla açıklanabilecek bir noktaya doğru evriliyor: Vasatlığın iktidarı altındayız ve kötülük hızla sıradanlaşıyor. Üstelik bu yalnızca belirli rejimlere özgü değil. Kendini “ileri demokrasi” olarak tanımlayan ülkelerde de, melez demokrasilerde de, otokratik yapılarda da farklı derecelerde aynı eğilimi görmek mümkün. Sorunun kökü, tek tek siyasal krizlerin ötesinde, daha derin bir zihinsel ve kurumsal dönüşümde yatıyor. Peki nasıl oldu da bu hale geldi insanlık? Yönetenler ile yönetilenler arasındaki uçurum nasıl bu denli derinleşti? Neden “görevini hakkı ile yapmama; etik değerleri önemsememe; başkasının haklarına saygı göstermeme; yanlışa itiraz etme yerine susma” genel tavır haline geldi?
Böyle durumlarda resmin bütününü görmeye çalışmayı yeğlerim. Yıllar önce okuduğum Alain Deneault’nun Vasatlığın İktidarı kitabı ve gazetede onunla ilgili yazdığım yazı aklıma geldi. Buraya da özetleyerek alayım: Deneault’ya göre vasat bir insanın başlıca becerisi, diğer vasatı tanımasıdır. Birbirlerini hızla bulurlar, birbirlerine alan açarlar, karşılıklı destekle büyüyen bir ağ oluştururlar ve sonunda ortalamayı norm haline getirirler. Böylece vasatlık bir eksiklik olmaktan çıkar, uyulması gereken bir ölçüye dönüşür. Bu düzen birdenbire ortaya çıkmaz. Sanayileşme, işbölümü ve uzmanlaşmanın aşırı parçalanmasıyla birlikte insanlar ürettikleri işin bütününden kopar. Ne yaptığını tam bilmeden üretir, sonuçlarını düşünmeden uygular, anlamını kavramadan tekrar eder hale gelir. Bu süreçte sistem, hem fazla nitelikli olanları hem de fazla yetersiz olanları dışarı iter; geriye itaat eden ortalama kalır. Laurence J. Peter’ın ortaya koyduğu “Peter ilkesi” bu tabloyu tamamlar: İnsanlar yetkin olmadıkları pozisyonlara kadar yükselir ve kurumlar giderek ortalama yeterlilik düzeyine sıkışır.
Vasatlığın iktidarı, açık bir baskı rejimi gibi çalışmaz. Daha incelikli bir mekanizma kurar. “Düşünme” der. “Uyum sağla.” “İtiraz etme.” Bunu doğrudan söylemez ama eğitimden başlayarak her alanda hissettirir. Yaratıcılık rahatsız eder, sorgulama tehdit olarak algılanır, farklı olan sistem dışına itilir. Üniversitelerde, kamu kurumlarında, hastanelerde, şirketlerde benzer bir düzene rastlamak mümkün. Sistem, sorgulamayan, uyum sağlayan, talimatı uygulayan ortalama insanı tercih ediyor.
Tam bu noktada Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” kavramı devreye giriyor. Arendt, Nazi bürokratı Adolf Eichmann’ın yargılanmasını izlediğinde karşısında şeytani bir canavar bulmaz. Sıradan bir memur görür. Emirleri uyguladığını söyleyen, yaptığı işin sonuçlarıyla zihinsel bağ kurmayan, klişe cümlelerle konuşan biri. Arendt’in vardığı sonuç sarsıcıdır: Kötülük çoğu zaman fanatiklerden değil, düşünmeden itaat eden sıradan insanlardan doğar. Bürokrasi sorumluluğu dağıtır, dil gerçeği örter, prosedür vicdanın yerini alır. Böylece kimse kendini suçlu hissetmez. Herkes görevini yaptığını düşünür.
Vasatlığın iktidarı ile kötülüğün sıradanlığı tam burada kesişir. Vasatlık düşünmeyi ortadan kaldırır. Düşünmenin olmadığı yerde ise kötülük hızla normalleşir. İnsanlar bir noktadan sonra kabul edilemez olanı kaçınılmaz, iğrenç olanı gerekli olarak görmeye başlar. “Ama...” diye başlayan cümleler çoğalır. “Yanlış ama şartlar böyle.” “Doğru değil ama mecburuz.” İşte o an, kötülük sıradanlaşır. Sonrası gerçekten çorap söküğü gibi gelir.
Bugün belki de en tehlikeli eşikteyiz. Çünkü kanıksıyoruz, her biri son derece önemli olayları sıradan kabul etme eğilimi artıyor. Gazeteciler gözaltına alındığında, savaşlar “strateji” diye anlatıldığında, hukuk eğrildiğinde, insanlar ölürken dünya sessiz kaldığında kısa süre konuşup hayatımıza devam ediyoruz. Kötülüğün sıradanlaşması tam da budur. Asıl tehlike kötülüğün varlığı değil, ona alışmamızdır. Çünkü alıştığımız anda sorgulamayı bırakırız. Sorgulamayı bıraktığımız anda ise vasatlığın iktidarı tamamlanır.
Devenin yanıtı belki de bu yüzden bu kadar sarsıcıdır. Her şey eğrildiğinde, artık boynun neden eğri olduğu sorusu anlamını yitirir. Geriye tek bir soru kalır: Gerçekten düz olan ne kaldı?