Krizlerle baskıcı rejim kıskacında...

29 Kasım 2016 Salı

Günlük yaşamın koşturmacaları içinde, başlıklarına, spotlarına şöye bir bakıp okuduysanız, dünkü gazetemizde yayımlanan sevgili Kokut Boratav hocamızın söyleşisini, satır aralarını da atlamadan, birey ve örgütlülüklerimiz adına dersler çıkarmaya çalışarak, satır altlarını çizerek, lütfen bir daha, bir daha okumanızı dilerim. “Krizler halkın örgütsüz olduğu yerlerde baskıcı rejimleri güçlendirir” tezi, kuşkusuz hepimiz için bilinen, en azından yadsınmayan bir gerçeklik...
Sorunun günümüzde bizi en yaşamsal ilgilendireni, ülkemizde bilimsel söylemle “otoriterleşme”, sokağın diliyle “diktatörleşme”nin, çağımız için öngörülmemiş, en bulaşıcı salgın hastalıklar ölçeğinde bir hız ve yaygınlıkta, evrensel insan hakları, hukuk devleti düzenleri, demokratik gelişmeleri yok edici içerik kazanmış olması... Günlük yaşamın olumsuz gelişmelerinin bireysel, toplumsal boyutlarının paniği, öfkesi, çaresizlik içinde.. ancak açıklanması kolay olmayan abukluklar, çarpıklıklara dönüştüğünde, magazin boyutlu olarak medya gündemimizde öne çıkıyor... Dün sabahın magazinleşmiş haberi, denizden bir cesedin çıkarılışı sahnesini görebilmek, yetmez selfi fotoğraf çekimi ile ölümsüzleştirmek için olay yerine toplanan insan kalabalığına görevli polislerin şaşkınlıkla verdikleri öfkeli tepkiydi...
Tamam, ülkesinin, çocuklarının geleceği için kaygı duyan, biraz olsun toplumsal duyarlılığı olan her bireyin, “krizlerin halkın örgütsüz olduğu yerlerde baskıcı rejimleri güçlendireceğini” bildiğini yadsımıyoruz da.. Nasıl oluyor da baskıcı rejimden sorumlu olanların, kendilerinin doğrudan sorumlu oldukları krizleri dahi otoriter rejime geçişin yeni büyük etkin adımları için çok başarılı kullanmalarına bu kadar seyirci kalabiliyoruz?

***

14 yıllık İktidarlarının kutsal ortaklığında, sadece silahlı terör örgütü oluşturabilme, TSK’ye, polise sızma boyutlarıyla değil, tüm kamu kurumlarının en güçlü, en etkin hukuksuz kitlesel ele geçirilmesindeki gerçeklerin hesaplaşılmasının yapılması zorunluluğu yokmuş gibi... Darbe girişiminden birinci dereceden sorumlu İktidar erkinin, zaten yıllardır ezilmiş demokratik muhalefet güçleri ile birlikte, Meclis’in, yargının tüm kamu kurumlarının işleyişlerine tümden el koyabilmesi silahına dönüştürülebiliyor.
15 Temmuz FETÖ’cü darbe girişimi, ülkemizdeki tüm demokratik hak arayışları, kurumlarının, örgütlülüklerinin, haksız, hukuksuz, hukuk devleti işleyişindeki tüm hakların gasp edilebilmesinde, zaten çok yetersiz hukuk devleti işleyişinin araçlarının, hukukun çiğnendiği KHK’lerle de yetinilmiyor... Dünden bugüne nasıl, nerelere evrileceği kestirilemeyen buyruklara, Saray dayatmalarına, kamu erkinden sorumlu kurumların iradesi, kararlarının söz konusu olmayacağı icraatlar, gerçekler olarak karşımıza çıkıyor...
Dün sabahın son açıklamalarında Başbakan, MHP ile anlaşılmış olarak, KHK’lerin kaldırılması sonrası bir başkanlık rejimi referandumu oylaması sözü vermedi mi? Aynı haber akışı içinde artık canlı yayın sıralamasını kaçırdığımız Cumhurbaşkanlığı’nın açıklamasında, AB’ye meydan okuması içeriğinde de olmak üzere, KHK’lerin süresi uzatılarak da referandum uygulamasının yapılacağı ilanı yok muydu? Bütün deneyimlerimiz bugüne kadar Cumhurbaşkanlığı söylemlerinin kaçınılmaz uygulanacağı gerçeğine uyumlu olduğuna göre, AKP liderliği adına idama ilişkin verilmiş sözlerin anlamına güvenilebilir mi ki?..
Boratav Hoca’nın bize verdiği dersuyarıya dönersek, bu olup bitenlerde en büyük sorumluluk bizde değil mi? İslamcı faşizme geçişin kritik eşiğinde, Cumhuriyet değerlerini savunmada bile ortak muhalefet cephesinde buluşamayacaksak asıl suç bizde değil mi?


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları