Taner Baytok

Değişen Ne Var ki?

13 Ağustos 2009 Perşembe

Eğer Türkiye’nin çıkarları zarara uğratılmadan Ortadoğu barışına hizmet etmek istiyorsak kendi aramızda bir şey yapıyor havasına girmek yerine, Batı’nın ne yapmak istediğini anlamak ve önlemleri birlikte alıp uygulamak yolunda “İsmet Paşa”nın “eşit akıllıları” arasında yer almaya gayret etmeliyiz.

Lozan Barış Antlaşması, İsmet İnönü’nün de dediği gibi, Türkiye ile, onunla eşit şartlarda müzakere etmek akıllılığını gösteren Batılı devletler arasında imzalanmıştır. Birinci Dünya Savaşı’nı bitiren antlaşmalar içinde bugüne kadar geçerliliğini koruyabilmiş olmasının başlıca nedeninin bu vasfı (niteliği) olduğunu sanıyorum.

Sevr’den Lozan’a dönen tarihi kaderin tecellisinde önemli unsurlardan biri olarak görünen Anadolu’daki Yunan bozgununun, İngiltere’nin Yakındoğu politikalarını da iflasın eşiğine getirdiği ve İngiltere’yi endişeye düşürdüğü bir vakıadır.

Nitekim, zamanın İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon, Yunan kuvvetleri bozguna uğrayıp da mütareke kaçınılmaz olunca, mütareke talebinin Yunanlılar yerine İngiltere tarafından yapılması önerisine şiddetle karşı çıkmış, böyle bir davranışın “sadece Yunan davasının değil, fakat majesteleri hkümetinin Yakındoğu politikalarının da iflası olarak görüneceğini” savunmuştur.

Musul sorunu

Yeni Türkiye devleti kurulurken İngiltere’nin Yakındoğu politikaları ile çıkar ayrılığına düştüğü en belirgin konu, Musul olmuştur. Lozan müzakerelerinde İngilizlerin tutumlarında taviz vermemekte sonuna kadar direndikleri tek konu Musul’dur. Lord Curzon, İngiliz kuvvetlerinin işgalindeki Musul’un kendilerine ait olduğunu iddia etmiştir. İsmet Paşa ise, Musul’un Misak-ı Milli hudutları içinde olduğunu, Mondros Mütarekesi’nden sonra ve ona aykırı olarak İngilizlerce işgal edildiğini söylemiştir. Halkının Türk olduğunu savunmuştur.

Kökü aynı iki kardeş

Lord Curzon buna Musul halkının çoğunluğunun Türk değil, Kürt olduğunu belirterek cevap vermiş, İsmet Paşa da Kürtlerin asırlardan beri Türklerle bir arada yaşamış olduklarını, kökü aynı olan iki kardeş ırktan geldiklerini söylemiştir.

Musul meselesinin Lozan’da görüşüleceği 27 Kasım 1922 gününden önceki akşam İsmet Paşa ile yaptığı görüşmeyi Lord Curzon Lozan’dan Londra’ya yolladığı telgrafta şu cümlelerle anlatır:

“...İsmet Paşa konferansta Musul’un ve Kürdistan’ın Türkiye’ye bırakılmasını isteyeceğini belirtince, bunu yaptığı takdirde... tam bir redle kendisine karşı çıkacağımı ve beni böyle bir tavırdan hiçbir şeyin alıkoyamayacağını söyledim... İsmet Paşa beklediğim kelimeyi mırıldandı: Petrol. Anadolu petrolü olmayan fakir bir memleket, bu nedenle petrole sahip olmayı çok arzu ediyoruz, dedi. Türkiye Hükümeti kuvvetli ve bağımsız olarak kurulduktan sonra, muhtemelen, paraya ihtiyacı olacağını, bu durumdaki birçok ülke gibi Türkiye’nin de Londra’ya geleceğini, isterlerse bunu şimdiden planlayabileceğimizi söyledim. Bu konuyu konferansa getirmek yerine, kendi aramızda halletsek daha iyi değil mi, diye sordum. Bunun üzerine, ertesi günkü toplantıyı tehir etmeyi, Paşa, kendisi teklif etti.”

Lozan heyetimizdeki ikinci delege Rıza Nur’un 6 Aralık 1922’de Lord Curzon’la yapmış olduğu görüşme ile ilgili telgraf da ilginçtir.

Lord Curzon, bu telgrafında Türklerin Musul konusunda gözlerinin açıldığının anlaşıldığını yazmakta ve hükümetine “çıplak Kürdistan dağlarının” Türklere verilerek Musul ve Kerkük topraklarının kendilerinde kalmasının sağlanmasını önermektedir.

Çıkar çatışması

Lord Curzon’un bu teklifi Londra’da kabinede görüşülmüş, Kürdistan dağ silsilesi kontrol altında olmadan Musul ve Kerkük’ün savunulmasının ve uzun süre elde tutulmasının mümkün olamayacağı kanaatine varılarak, müzakerelerin kesilmesi pahasına da olsa, Musul’un konferansta tartışma konusu yapılmaması talimatı, Lozan’daki Lord Curzon’a bildirilmiştir.

Lozan görüşmelerinde İngiltere’nin diğer Batılı devletlerin de adını kullanarak kendi Yakındoğu politikalarına uygun hükümleri antlaşma metnine koydurmak niyet ve gayretleri hiç bitmemiştir. Buna en çok karşı çıkan da Fransız Başbakanı Puancare olmuştur.

Bu çıkar çatışması konferansın sonlarına doğru “Turkish Petroleum Company”nin İngiliz ve Amerikan şirketlerine 1914 Antlaşması ile tanıdığı imtiyazların Lozan Antlaşması ile de teyit edilmesi konusunda İngiltere ve ABD arasında da yaşanmış ise de, bu yoldaki teklifi İsmet Paşa’nın kabul etmemekte diretmesi yüzünden sorun ileriye atılmıştır.

Petrol, hareket halindeki makinelere uygulanabilen en elverişli enerji kaynağı olma vasfını devam ettirdiği sürece, dünya ekonomilerini, politakalarını ve sosyal yaşamını da yönlendirmede en önemli unsur olarak kalacaktır. Aynı şekilde, Batı’nın bu iştah çekici petrol bölgelerine sahip olmak hevesi de bitmeyecektir.

Şimdi bölgeyi kendi konrolleri altında tutmak için Batı’nın yarattığı suni (yapay) devlet Irak çökmüştür. Diğer bir sütun görünümündeki İran, artık Batı uşağı Şah’ın İran’ı değildir.

Yeni sütunlar inşa edilirken Kürt unsurunun öne çıktığı gözlenmekteder.

Kürt olsun, Arap olsun, İranlı olsun, bunlar Batı çıkarları için inşa edilecek yapının sadece harcı olabilmektedirler. İnşaatın sahibi, müteahhidi Batı’dır. Mal başkalarının elindedir.

Türkiye, bölgede inşaata ortak olabilecek tek ülkedir. Ama bunu herkesten önce biz bilip, biz anlamalıyız.

Eğer Türkiye’nin çıkarları zarara uğratılmadan Ortadoğu barışına hizmet etmek istiyorsak kendi aramızda bir şey yapıyor havasına girmek yerine, Batı’nın ne yapmak istediğini anlamak ve önlemleri birlikte alıp uygulamak yolunda “İsmet Paşa”nın “eşit akıllıları” arasında yer almaya gayret etmeliyiz.

Not: Alıntılar yazarın “İngiliz Belgeleriyle Sevr’den Lozan’a” adlı kitabından yapılmıştır. Doğan Kitap 2007.



Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları


Günün Köşe Yazıları