Can Dündar

03 Haziran 2015 Çarşamba

Can, gazetecilik aşkıyla ilk davalık olduğunda daha çocukluktan yeni çıkmıştı.

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın Yayın Yüksek Okulu’nu (şimdi Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi) kazanıp sınıfın kapısından girer girmez 1970-80’lerin unutulmaz haber kaynağı ve bilgiye referans Yankı dergisinin de kapısından içeri girdi o… Gazetecilik serüveninde “alaylı” olmayı, “mektepli” olmayla at başı götürmeyi tercih etti yani.

Yankı’nın yayın yönetmeni, daha doğrusu her şeyi Mehmet Ali Kışlalı, ondaki yeteneği, yetkinliği ve cevheri hemen keşfetti. Ve hiç vakit kaybetmeden onu derginin yazıişleri müdürü yapmaya kalkıştı.

Kalkıştı ama bir sorun vardı. Can, yazıişleri müdürlüğü için gerekli yaşa henüz gelmemişti.

O yüzden adli makamlar devreye girdi, müdahalede bulundu ve “Yazıişleri Müdürlüğü” elinden alındı; daha doğrusu ileri bir tarihe ertelendi.

Yaşını doldurur doldurmaz yine ilgili resmi makamların kapısındaydı. Gerekli işlemleri tamamlamak, evrakları teslim etmek için…

Karşılarında daha “dünkü çocuk” bir çehreyi Yankı’nın yeni yazıişleri müdürü sıfatıyla gören yetkililer takıldı ona… Aramıza, mahkemelerimize, sanık sandalyelerimize hoş geldin diye!..

O gün bugündür de Can, onların arasındadır.

***

Dolayısıyla “Can Dündar” denilen çeliğe su hayli erken verilmiştir.

O yüzden ne “öyle bırakmam onu” diyenlere pabuç bırakır, ne de inandığı, doğru bildiği veya haksız-hakkaniyetsiz saydığı işin peşini bırakır.

Tehditler bir çelik yüreğe çarpar, geri döner…

***

Yankı’da yazıişleri müdürü olur olmaz gerçekten de davalar yağmakta gecikmedi.
Yukarıdaki fotoğraf onun, gazetecilik yüzünden ilk davalık olduğu görüntülerden biridir.

Her zaman, her yerde bir çiçeği burnunda gazeteci/yazıişleri müdürü olarak yargılandığı bu duruşmadaki gibi dik durmasını bildi hep...

43 yıllık arkadaşımı ben, onca yıl boyunca sadece bir kere boynu bükük ve çaresiz gördüm. Ne çocuklukta, ne ergenlikte, ne ilk gençlik ve gençlikte, ne de sonrasında değil, sadece bir tek o gün gözünden yaşların boşaldığını gördüm.

Babasının cenazesinde, ama o da herkesin içinde değil; naaş yıkanırken, başucunda beklerken…

Bunun dışında Can, hep böyle dimdik geldi, böyle gider, gidecektir.

***

Mesleğe adımını atar atmaz kendini idari kademelerde bulmasından işin “emek” kısmında olmadığı düşünülmesin!.. İşe kupür keserek başladı. Muhabir oldu, köşe yazarı oldu, belgesel yazarı oldu, belgeselci oldu, program ve haber sunucusu oldu.

Kaleme de görüntüye de nevi şahsına münhasır bir “Can” kattı.

Yelpazesi bilimden sanata, politik kültürden popüler kültüre kadar açılan engin bir genişlikte oldu. Bu memleketin aşklarına da isyanlarına da aynı hassasiyetle yaklaştı.

Devrimcisinden İslamcısına, Deniz Gezmiş’inden Necmettin Erbakan’ına kadar hep ezilen ve eziyet edilenlerin yanında oldu.

***

Mesleğini yaparken kimsenin hakkını yemedi. Tayyip Erdoğan dahildir buna…

2003-2004 yıllarında omuz omuza verip çıkarttığımız “Milliyet-Popüler Kültür” ekinde siyasette hızlı bir yükseliş grafiği çizen Başbakan Erdoğan üzerine, bu yükselişin altyapısında yer alan en önemli unsur saydığımız “kültür”e odaklaşan “Can Dündar/Tayfun Atay” imzalı ortak yazımızda (27 Mart 2004) Erdoğan’ı tanımlamak üzere konulmuş başlık şu: “Derin Türkiye’nin lideri”!..

Erdoğan’ı kitle kültürünün siyasetteki temsilcisi, o kültürün hem ürünü, hem taşıyıcısı olarak değerlendirdiğimiz bir eleştirel-çözümleme olan bu yazıda Can’ın Erdoğan’a ilişkin kaleme aldığı bazı satırları aktaralım:

“Evet, bıçkın delikanlı, ama aynı zamanda Nakşi terbiye almış. Babasını üzdüğü zaman eğilip ayakkabılarını öpen bir çocukluktan geliyor.

Hem tekke adabına aşina; hem sokak kabadayılığına...

Yürüyüşünde hem bir tarikat erbabının tevazuu, hem de bir kenar mahalle delikanlısının ölçüsüz özgüveni var.

Okuduğu şiirden hapse girecek kadar dikkafalı; ama içeri girerken ‘Vur de vuralım diyenlere ‘Oyuna gelmeyin’ diyecek kadar temkinli...

Evde ailesi Bayhan’ı (dönemin popüler popstar yarışmacısı) destekliyor, ama o Bayhan’ı protesto için jüri üyeliğini terk eden Deniz Seki’yi telefonla kutluyor.

Aynı anda iki uca birden savrulan bu nitelikleri, onu hem ‘gariban’la, hem aydın’la buluşturuyor ve ‘ortalamanın temsilcisi’ haline getiriyor.

***

2004’ten 2015’e, “neredeeen nereye” demeyin!..

Can, o zaman da hayata, ülkesine, Erdoğan’a baktı, doğru olanı yaptı-yazdı.

Bugün de hayata, ülkesine, Erdoğan’a bakıyor ve doğru olanı yapıyor-yazıyor.

Yanlışlık, haksızlık, hakkaniyetsizlik, “Derin Türkiye”nin lideri olmak için çıkılan yolda, Türkiye’yi derinden bir yarılmanın, kırılmanın, parçalanmanın eşiğine getiren iktidar zehirlenmesinde…

Ne diyelim, şimdi Can’ın canına kast eden irade, onun yukarıdaki Can’dan değerlendirmelerini alıp yastığının altına koysun ve “huzur”la, rahat rahat uyusun!..

***

Can’la “Marmara Spor”dan beri hep aynı takımdayız! Ankara’da, Sıhhiye-Marmara Sokak’ta başlayan mahalle arkadaşlığından Atatürk Lisesi’nde sınıf arkadaşlığına, sonrasına ve bugüne kadar…

İlk-gençlik aşklarını da, ilk isyan duygularını da, ilk siyasi dayakları da birlikte tattık.
Annelerimizin-babalarımızın bir kısmını toprağa verdik, kalanlarla ve çocuklarımızla bu memlekette yaşamaya, bu toprakların bizim yetişmemize, “insan olma”mıza katkısının karşılığını vermeye devam ediyor, onun hakkını ödemeye çalışıyoruz.

Can, ne yapıyorsa bunun için yapıyor-yazıyor.

***

İlk tanıştığımızda 10 ve 11 yaşlarındaydık. Onların apartmanının arka bahçesinde, minyatür sahada top oynamak üzere bir araya gelmiş “mahalle bebeleri” olarak…

İkimiz de orta 1’deydik ve sömestr tatilinde…

İlkin okullarımızdan konuştuk ve ben ona “karne nasıl” diye sordum.

Yeni tanışmanın verdiği bir yüzeysel çekingenlik, ama derinden de bir sıcaklıkla “Teşekkür’e geçtim” dedi.

Sonraki dönemlerde “Teşekkür”, “Takdirname”lere dönüştü.

Can o günden bugüne hep teşekküre geçti, takdir aldı.

Almaya devam ediyor.  


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları