Deniz Yıldırım

İz Sürücü

06 Mart 2021 Cumartesi

Colin Wilson, geçen hafta da değindiğim Yabancı adlı kitabında şöyle diyor: “Yabancının çaresizliği, yeni bir itikat bulmayı becerememesidir.”

Serimiz açısından oldukça önemli. Hayatın olağan akışı karşısında öncü-aydın karakterlerin üç tepki ya da eylem biçimi var; başından beri bunun izini sinema ve edebiyat eserleri aracılığıyla birlikte sürmeye çalışıyoruz.

Nedir bu üç tepki biçimi? Akışa direnmek, akışa teslim olmak ve akıştan kaçmak. 

Döngüye, hayatın olağan akışına karşı tutum belirleme öncesinde her insan bir “Yabancı”dır. Direnmeyi, teslim olmayı ya da kaçmayı tercih edebiliriz sonrasında. Ya inanç meselesi? Akışa teslimiyet midir, akıştan kaçış mı?

Çoğu zaman inanmak ile inanmamak arasındaki zıtlığın din alanına sıkıştırılarak tartışılmasının bu konuyu içinden çıkılmaz bir noktaya götürdüğünü görebiliyoruz. Oysa din olgusunu da kapsayacak biçimde, inanç ya da Wilson’un ifadesiyle “itikat” bir teslimiyet biçimi de olabilir, bir kaçış da, daha da ileriye gidersek, bir direnme biçimi de.

Bunları düşünürken kendimi yeniden Stalker, yani İz Sürücü filmini izlerken buldum. Andrey Tarkovski’nin 1979 yapımı bu başyapıtında da tartışılan konular arasında önemli bir yeri vardır inancın. Stalker, yani rehber, girilmesi yasak olan bir bölgeye hangi yollardan girileceğini, herkesin dileğinin gerçekleşmesine olanak sağlayan “oda”ya nasıl ulaşılacağını bildiği için bir iz sürücüdür. Tarkovski, 14 Aralık 1976’da günlüğüne şöyle bir not düşmüş: “Stalker kelimesi yürümekten geliyor, ağır ağır yürümek.” Formül budur. Ancak bunun tek başına gerçekleştirilen bir yürüyüş olmadığı filmde gösterilecektir; sınırın ötesindeki bilinmez “bölge”ye dair keşfini başkalarına umut olarak dağıtan ve bu sayede bedeli kendi öderken umudu ortaklaştıran, öncülü, kolektif bir yürüyüştür karşımızdaki.

Bölge, çürümüş ve renksiz dünyanın dışında bir yerin varlığını temsil etmek, gündelik akışla ruhani özgürleşme arasına bir sınır çekmek için yaratılmış sembolik bir inşadır. Sınır ise Zizek’in de haklı olarak dikkat çektiği gibi, kurucu bir işleve sahiptir. 

Çünkü o sınır, gerçek hayat ile düşlerin gerçekleşeceği hayat arasına bir çizgi çekilmesini, bu çizgiyi geçmek için de öncülerin rehberliğine ihtiyaç duyulmasını sağlar. Böylece distopik, kıyamet sonrası bir mekân görüntüsü veren “bölge”, aynı zamanda gerçek yaşamdan, rutin akıştan kopuşu sağlayan bir ütopya sahasına da dönüşür.

Ancak daha iyi bir dünyaya kavuşmak için salt o sınırı geçmeye cesaret etmek yetmez; aynı zamanda böyle bir hayata inanmak da gerekir. İz sürücünün rehberlik ettiği iki kişiden biri yazar, diğeri bilim insanıdır. Burada yazar ve bilim insanı aracılığıyla aydınların sıkışmışlığı, gündelik yaşamın koşullarına bağlılıkları ve kendi biricik niteliklerine olan inançları dışında bir şeye inanmamaları eleştirilir. İnsanın ruhani boyutu ve etik idealleri ihmal eden, maddi uygarlığa ve tek boyuta indirgenmişliğinin eleştirisidir bu.

ÖNCÜNÜN İŞLEV KAYBI

Asıl eleştiri ise iz sürücünün yorgun ve hasta bir halde eve döndüğünde karısına söyledikleri aracılığıyla sunulur: “Kendilerine aydın diyorlar; ama hiçbir şeye inanmıyorlar.” Şöyle devam eder ardından da: “Sadece o ikisi de değil. Hiç kimse inanmıyor. Oraya kimi götüreceğim ben? En kötüsü de, hiç kimsenin o odaya ihtiyacı yok.” Öncünün işlev kaybı hissidir bu da.

Hastalığı göze alan, sefil bir yaşam süren, ancak başkalarının iyiliği için onları bir umut yolculuğuna çıkarmayı amaç haline getiren iz sürücü, bunun karşılığının olmadığını gördüğünde asıl itikat krizini kendisi yaşamaya başlar. İnanç krizi böylece içsel değil, dışsal nedenlerle doğar. Bir şeye tek başına inanması yetmez; başkaları da inanmalı. İz sürücünün inanç olgusuna toplumsal anlam yükleyen damarı burada saklıdır. Bu sayede inanç dünyevi bir doğrultu da kazanır.

İz sürücü bu noktaya kadar bir rehber, bir peygamber ya da bir toplumsal/siyasal öncünün tutumu içindedir. Wilson’un peygamberler için söylediği şu cümle, İz Sürücü için de pekâlâ geçerli olabilir: “Dünyayı yadsıyıp maddi konfora karşı ruhun gücünü vaaz etmek için geri dönüyorlar.” Tarkovski’nin bize İz Sürücü aracılığıyla sunmak istediği de bu olmasın sakın? Bakın, Mühürlenmiş Zaman adlı kitabında İz Sürücü karakteri için ne söylüyor: “Stalker zayıf bir insan gibi görünür; ama gerçekte, inançlarından ve insanlara hizmet iradesinden aldığı güçle, asıl o’dur yenilmez olan (s.189).”

Evet, İz Sürücü, idealleri peşinde koşan bir öncü karakterdir. Tarkovski bu ideali Zaman Zaman İçinde başlıklı günlüklerinde “manevi ve ahlaki bir ideal” olarak açıklar ve devam eder: “İnsanlar arasında birlik ancak ‘dava’ etik bir ilkeye dayanırsa sağlanabilir.”

Öyleyse öncüleşme ve birlik, salt maddi ve ekonomik koşullar, gündelik şartlar ya da rasyonel çıkarlar üzerinden sağlanamaz. Bir manevi, ahlaki proje sunmak, umudu canlı tutmak ve başka bir olasılığa inandırmak da gerekir. Gramsci’nin de “etik-politik proje”den söz etmesi boşuna mıydı? Fakat ya öncüde işlev kaybı hissi öne geçerse? Peki ya, “ben uğraşıyorum da, toplumun umurunda değil” umutsuzluğu gelişirse? Haftaya bu noktadan devam.


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları

Küçük Kara Balık 17 Nisan 2021
‘Çocuk Edebiyatı’ 10 Nisan 2021
Demokrasi 7 Nisan 2021
Esaretten kaçış 3 Nisan 2021