Deniz Yıldırım

Otoriter rejimin iki seçeneği

29 Ağustos 2020 Cumartesi

Türkiye’de otoriter bir rejim var. Ölçü çok basit: Bugün iktidarın, hukuka aykırı olsun ya da olmasın, yapmak isteyip de yapamayacağı bir şey var mıdır?

Siyasal sistemde böyle bir frenleyici mekanizmanın olmadığını söylemek mümkün. Kuvvetler çoktan tekelleşti. Diğer yandan “isterlerse yapabilecekleri” şeyleri yapmamaları da ya zamana yaymaktan ya da toplumsal desteği düzenli ölçmek ve yönlendirmek arzusundandır. Demek ki kamuoyu basıncı, iktidar üzerinde sınırlı da olsa frenleyici bir güçtür henüz.

Kamuoyu yaratmak için elleri epey güçlü. Medyadaki tekseslilik ve tekelleşme bunun uzantısı. İstediklerini tam olarak tartıştıramıyor olabilirler; ama istemedikleri şeylerin görünmesini, duyulmasını engelleyebildikleri kesindir. Sadece sosyal medyada tam hâkimiyet kuramadılar, o da yasaklarla yakındır.

Araçlar dışında, meşruluğun, yani bir eylemin veya kararın toplumsal kabul görmesinin içeriğini belirlerken de önemli bir ideolojik üstünlüğe sahip iktidardaki ittifak: Her meseleyi dini ve milli kimlikle ilişkilendiriyorlar, bu içerikle haklı kılmaya çalışıyorlar.

Ancak sadece ideoloji, propaganda yetmez. Bunlar yenmez, içilmez. Her otoriter rejim bu nedenle sağlam bir ekonomik zemine dayanmanın ya da sağlam bir ekonomiye kavuşulacağının “müjde”sini vermenin yollarını arar. Genelde doğal kaynaklar bakımından zengin ülkelerde buradan elde edilen gelirin belirli oranda toplumla paylaşılması, otoriter sistemin geniş bir karşı duruşla yüzleşmesini, hiç değilse bir süre, engeller. Ancak ya otoriter rejim; sahip olduğu ekonomik kaynaklar sayesinde değil de; yeni ekonomik kaynaklara ulaşmak için otoriter rejimin propagandasını yaparsa? Tarihte bunun kötü örnekleri çoktur.

Bugün Türkiye’de karşı karşıya olduğumuz risk budur. İktidarın mevcut rejimi sürdürmek için ana arayışı, Akdeniz coğrafyasında askerileşmiş bir kaynak rekabetine yönelmektir. Bir yandan bu, yeni kaynakların elde edilmesiyle işlerin düzeleceği umudunu vermeye; diğer yandan da özellikle bölge devletleriyle askeri restleşmeye varan tarzıyla da milliyetçi kampanyaya desteği diri tutmaya yarar.

Eğer bu ilk yol tutarsa; hem otoriter rejimin maddi tabanı genişler hem de iktidar siyasal İslamcı gündemini adım adım ilerletirken kendi etrafında İslamcı olmayan geniş bir destekçi ağını milliyetçi güdülerle toparlar. Kaynak bulunsa kötü mü? Hayır. Ancak otoriter rejimler bu kaynaklarla daha çok yolsuzluğa batar; ikincisi, askerileşmiş kaynak rekabeti için halkını cepheden cepheye sürer. Bu ihtimaller karşısında, muhalefet partilerinin tutumu nedir? Bir yandan Türkiye’nin kaynaklarda bağımsızlığını, hakkını almasını savunurken; diğer yandan bunun Akdeniz’de silahlanma yarışına dönüşmesine karşı tutum alınabilecek midir? Bir başka Akdeniz stratejisi, barışçıl dış politika hamlesi gündeme getirilecek midir? İktidarın Türkiye’yi Akdeniz’de yapayalnız bırakan dış politika yanlışları karşısında “önce politika” hamlesi yapılabilecek midir? Yoksa yine, “sessiz olalım, yıpranıyorlar zaten” tutukluğu mu?

Ya ikinci yol?

Gelelim iktidarın cebindeki ikinci seçeneğe. Diyelim ki kaynak elde edilemedi; otoriter rejimin maddi temeli daha da sarsıldı. İktidar anketlere baktı; AKP ile MHP toplamı yüzde 40’larda; Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı oyu da yüzde 45 civarında. Yani AKP hâlâ birinci parti ve Erdoğan hâlâ yüzde 45 desteğe sahip bir lider olarak yeni sisteme göre kaybetmeyi kabullenip iktidarı devredecek. Aklınız alıyor mu?

Ne mi yaparlar? Anlatayım: Muhalefet partilerinin ısrarla ve neredeyse tek talebi ne? “Bu sistemi değiştirin”. Erdoğan anketleri görse; “Bütün partilere sesleniyorum: Gelin Türkiye’yi 2023’te yeni, sivil bir anayasaya kavuşturalım” dese; “Madem siz bu sistemi istemediniz; parlamenter sisteme de dönüyoruz” çağrısı yapıp destek istese; muhalefet partilerinin elindeki bütün itiraz kozları boşa düşmüş olmayacak mı? Olacak. AKP birinci parti olarak yine hükümet kuracak; Erdoğan kısmi tavizlerle yönetmeyi sürdürecek; büyük olasılıkla da AKP ile MHP açık koalisyona geçecek. Belki de ittifak genişleyecek.

Muhalefet partilerinin, “başkanlık sistemi değişsin, biz bunda birleşiyoruz” mantığıyla ittifakın çerçevesini sınırlamasının altını Erdoğan’ın tek bir hamleyle boşaltabilmesinin mümkün olduğunu biz görüyoruz da, bunca parti, lider, kadro görmüyor mu? Sadece buna dayanarak siyaset yapılmaz.

Biliyorum; “konuşmayalım, gündem değişir”.


Yazarın Son Yazıları

Geçinemeyenler 28 Ekim 2020
Kar ve Kars 10 Ekim 2020
65 yaş ve üstü 30 Eylül 2020
‘Adalet Hareketi’ 26 Eylül 2020
Kültür veya turizm 16 Eylül 2020
40 yıl sonra 12 Eylül 12 Eylül 2020
Ayaktakiler ve oturanlar 9 Eylül 2020