Deniz Yıldırım

Sosyal üzerine

27 Mayıs 2020 Çarşamba

Buruk bir bayramdı. Dışarı çıkamadık; sevdiklerimizle buluşamadık; uzun zamandır görüşemediğimiz akrabalarımızı, dostlarımızı göremedik; yitirdiklerimizi mezarlarında ziyaret edemedik.

Böyle olağanüstü dönemler, olağan zamanlarda işaretlerini gösteren kimi yeni durumları en uç noktasına taşıma özelliği sergiliyor bir yandan da.

Hızlı kentleşme, köyden kente göçte yoğunlaşma, yoğun çalışma temposu üst üste gelince; bayramlar uzun süredir sosyalleşmeden daha çok “tatil” olarak görülmeye başlanmıştı. Dinlenmek, kapitalist yaşamın insana insanca faaliyetler için zaman bırakmamasının acısını birkaç günde çıkarmak için fırsat görülen anlardı. Yani ziyaretlerin azalması, sosyalleşmenin gerilemesi bakımından olağan dönemler bir işaretti, ancak sokağa çıkma yasağıyla birlikte belki de ilk kez bir bayramı en uç noktasında, sosyallikten tamamen uzaklaşarak geçirmek zorunda kaldık.

Salgınlar böyledir; şimdi yeniden çok satmaya başlayan Albert Camus’nün Veba ya da Saramago’nun Körlük romanını düşünelim. Salgın üzerine değil, salgın aracılığıyla bize bir şey anlatmak ister bu kitaplar. Olağan, gündelik, sıradan akışı sekteye uğratır ve insanı var kalmakla yok olmak arasındaki keskin çelişkiyle yüzleştiği şartlardaki halleriyle önümüze serer böyle kitaplar. Sıfırdan, hiç olmayan bir durumdan karanlık bir gelecek tasarımı çıkarmazlar; var olan duruma bakıp  onun içinde uç veren çelişkileri yaşamın her alanına yayacak bir vesile, metafor olarak değerlendirirler salgını.

Neil Gaiman da Ray Bradbury’nin anıtsal eseri Fahrenheit 451’e yazdığı nefis önsözde, geleceğe dair bu tür karanlık kestirimlerde bulunan kurmaca eserlerin, “bu böyle sürerse” saptamasından hareket ettiklerini anlatır; şöyle der: “ ‘bu böyle sürerse’ ifadesi, ...günümüz hayatından bir unsuru, net, bariz ve normalde tedirgin edici bir şeyi alır ve o şey, o tek şey büyüse, her tarafa yayılsa, düşünme ve davranış tarzımızı değiştirse ne olacağını sorar.”

Şimdi birçok kişi, bugüne bakarak “bu böyle sürerse” çıkarımları yapıyor belki; edebiyattan felsefeye birçok yeni çalışmaya da kaynaklık edecek bu düşünsel faaliyetler. Geleceğe bakmak için, şimdiki zamanda bir “yeni durum” saptayan, bu “yeni durum”u her alana yaymak için “bu böyle sürerse” akıl yürütmesiyle meşgul olan çalışmalardan söz ediyorum. Ancak diğer yandan, içinde bulunduğumuz olağanüstü durum da, bundan önceki şartların içinden türemedi mi?

‘Bu böyle sürerse’

Sınırsız sömürü ve kâr hevesinin doğal hayatın içine yayıldıkça yayılması, yaban yaşamın insanla mesafesinin bitirilmesi; küresel ısınma; hayvandan insana geçen virüslerin yayılım alanının insanlık tarihinde hiç olmadığı kadar genişlemesi; bütün bunlar bir günde olmadı. İçinde yaşadığımız olağanüstü günler, bugünlere yol açan geçmişin adım adım bize dayattığı bir “bu böyle sürerse” uyarısını barındırmıyor muydu? Elbette barındırıyordu, ancak duymadık. Duymak istemedik; değiştiremeyeceğimizi düşündüğümüz şeyleri duymazdan gelmeyi çok sevdik.

Şimdi aynı şey, sosyallik çerçevesinde yazının başında söylediklerim için de geçerli. Toprağımızdan koparıldık; köylerimizi boşalttık, hayatta kalmak için koşturmacalı bir yaşam savaşına attık kendimizi. Sevdiklerimizi daha az görmeye, bayramları “tatil” gibi değerlendirmeye, dinlenmek için eve kapanmaya alıştık. Şu son üç günde yaşadığımız tuhaf, sosyalliği yasak eden bayram deneyimi, geçmişin içinde uç veren gelişmelerin olağanüstü bir durum aracılığıyla herkesin yaşamına, hayatın her alanına yayılmasından ibaret sadece. “Bu böyle sürerse”nin uzantıları.

Komşuluk

Belki bundan hareketle, “sosyal”i, “toplumsal”ı yeniden düşünmemiz; yeniden kurgulamamız ve inşa etmemiz gerekiyor şimdi. Beynimiz bağlantı kurmaya, sosyalleşmeye programlı; iletişim kurmak doğamızda var. Sadece üretim araçlarının sosyalleştirilmesine dayalı bir programla bağlantılı ekonomik sosyallik vurgusunu; en temelden başlayarak insanlar arasındaki bağlantıları, iletişimi, dayanışmayı, hal hatır sorup bayramlaşmayı içine alan bir ilişki biçimi olarak da “sosyal”in yeniden inşası vurgusuyla birleştirmek zorunlu.

Komşuluk ilişkileri mesela? Buradan başlayabiliriz. Balkondan balkona, uzaktan uzağa, tanımadığımız komşularla bayramlaştık bu kez. Sosyallik, kendisine yollar arıyor. Fransız felsefeci Helene L’Heuillet’in çevirisi Adem Beyaz emeğiyle bize kavuşturulmuş, Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan, Komşuluk: İnsanların Birlikte Varoluşu Üzerine Düşünceler başlıklı nefis bir kitabı var. Ben de aralık ayında Samsun’da Mimarlar Odası Samsun Şubesi’nin katkılarıyla düzenlediğimiz Mekân Sempozyumu’nda, Ankara Üniversitesi’nden Ceyhun Gürkan Hocanın sunuşu vesilesiyle tanıştım bu kitapla. Kentlilik, politika, dayanışma gibi olguları “komşuluk” üzerinden yeniden değerlendirmek için ufuk açıcı; öneririm. Sosyal görünümlü medyanın tüketen asosyal gündemine teslim olmak yerine, en yakınımızdan değişime başlamak, sosyalliği yeniden düşünmek ve keşfetmek için karantina günleri bir fırsattı belki de; kim bilir?

Bu bayramın bendeki muhasebesi böyledir. 


Yazarın Son Yazıları

Yeni sistemle iki sene 11 Temmuz 2020
Suya bile yazarız 4 Temmuz 2020
Dava insanları 24 Haziran 2020
İktidarcılık 20 Haziran 2020
Tek sorumlu yurttaş mı? 17 Haziran 2020
Mecbur insanlar 13 Haziran 2020
İmza 10 Haziran 2020
Ada 30 Mayıs 2020
Sosyal üzerine 27 Mayıs 2020