Deniz Yıldırım

Yaşasın demokrasi

03 Şubat 2021 Çarşamba

Boğaziçi Üniversitesi’ne kayyım atandı. Üniversitenin geleneği, bileşenlerin katılımı, demokratik yöntem olarak seçim; hepsi rafa kaldırıldı. Gelenek, katılım, demokrasi; tramvay sonuçta, iktidarın işine geldiği kadar. Fakat sonunda pek de alışık olmadıkları bir şey gerçekleşti. Hocalar, atanan kişi şahsında (çünkü sorun A ya da B kişisi değil, dayatmacı zihniyet ve uygulamasıdır) demokrasi dışı yönteme sırtını döndü; rektör yardımcısı olarak görevlendirilmeyi de kabul etmedi. Haliyle, bu hayatta makam, mevki için her yolu mubah görenlerle makam mevki için ilkelerinden taviz vermeyenler arasında bir zıtlık oluştu. Sorsanız, makama koltuğa teslim olmayanlar dünyevi ve maddeci, teslim olanlar maneviyatçı bakıyor hayata.

Sadece hocalar mı? Öğrenciler de kabul etmedi, günlerdir seslerini duyurmaya çalışıyorlar. Gecesini gündüzüne katarak çalışan, adaletsiz eğitim sistemini aşarak üniversiteyi kazanmak için emek harcayan, alın teri döken öğrenciler; emek harcamadan, bir partiye, bir kişiye yanaşarak, yaklaşarak bir yerlere gelinmesi düzenine itiraz ediyorlar. Emek mücadelesiyse, bu da emek mücadelesi.

Şimdi tablo bu kadar açık olunca, iktidar cenahı da bu itirazları bastırmak; adalet ve emek mücadelesini dar bir alana hapsedip marjinalleştirmek, kaybedilen ahlaki üstünlüğü telafi etmek için her zamanki gibi iki araca başvuruyor: İdeolojik düzeyde, karşıtlarını “dinsiz, imansız” olarak kodlamak, itirazı dine karşıymış gibi sunmak; siyasal düzeyde de sahip olduğu kolluk gücünü, kalemi ve fikirlerinden başka bir mücadele aracı olmayan gençlerin üzerine yollamak.

Çok ilginç; memleketin her yanını yalan, talan, hak gaspı, emek hırsızlığı, halkın kaynaklarıyla zenginleşme sarmışken dine, imana aykırı bir iş yok; ama bu iktidarın yanlışlarına itiraz nereden yükseliyorsa orada dine, imana karşıt bir iş var! Geçiniz. Din sömürüsüdür. Ne diyor ayakları bu topraklara basan büyük değerimiz Yunus Emre: “Halka fetva verirsin, ya sen niçin tutmazsın? İlmin var, amelin yok, günahlara batarsın.” Mesele kişilerin pratiğidir, nasıl davrandıklarıdır.

Boğaziçi’nden yükselen itirazı bastırmak iktidar için niye bu kadar önemli peki? Şundan: Kurdukları baskı düzeninde itiraz kültürünü öylesine sindirdiler ki kibir öyle yayıldı ki ne demek itiraz etmek? Bu yüzden de karşı karşıya gelen, itiraz kültürüyle itaat kültürü aslında. Düzenlerini ve kararlarını itiraz edilemez hale getirmek isteyenler, geçen hafta değindiğim Carl Schmitt’in ifadesiyle bir “Siyasal İlahiyat”, yeni bir kutsallık yaratmış olmuyor mu?

Bu aynı zamanda hiyerarşik bir zincir. Güçleri kime yetiyorsa oraya yükleniyorlar. Hakaret ve tehdit dolu Trump mektubuna ses yok; kapı önünde bekletip televizyondan görüntüleri yayımlatan Putin’e ses yok; haliyle ne olacak? İçeride hocayı, öğrenciyi, emeğiyle geçinip hakkını arayan işçiyi bastır, gücünü onlar üzerinde sına. Orantısız güç karşısında kendilerinin itiraz edemedikleri şeylere başkalarının itiraz edebiliyor olması; işte siyasal iktidar için katlanılmaz olan budur: Hiyerarşik boyun eğme/eğdirme zincirinin etkisizleşmesi.

GERÇEK DEMOKRASİ

İkinci bir neden daha var: İktidar, üniversitelerin kendi rektörlerini seçme uygulamasına ne zaman son verdi? Boğaziçi Üniversitesi’nin seçilmiş son rektörü Prof. Dr. Gülay Barbarosoğlu, 12 Temmuz 2016’da rekor oyla yeniden seçildikten sonra, onu yeniden atamamak için. 15 Temmuz darbe girişiminin ardından, 29 Ekim gibi halk egemenliği açısından sembolik bir tarihte çıkarılan bir OHAL kararnamesiyle Barbarosoğlu’nun atanmasının önüne geçildi, seçim kaldırıldı. Darbe girişiminden sonra katılımı, demokrasiyi genişletmek gerekmiyor muydu oysa? Üniversitenin konuşarak, tartışarak kendi bileşenleri içinden bir rektör seçmesi, seçimli demokrasi niye rahatsız etti? Çünkü istedikleri sonuç çıkmıyordu. İşin özeti budur. Boğaziçi’ndeki itiraz, kararların tüm bileşenlerin katılımıyla alınabildiği demokratik bir düzeni savunmak demek aynı zamanda.

Tam da bu nedenlerle iktidar buradaki rektör ataması konusunda taviz verirse 4 risk oluşacağını düşünüyor. Birincisi, OHAL dayatmasının, kararnamelerle yönetme uygulamasının, korkutma iktidarının boşa düşmesi. İkincisi, gerçek demokrasi isteyenlerin; seçimi ve katılımı savunanların kazanabildiğinin görülmesi. Üçüncüsü, aynı yolla; liyakat ve katılım dışı kanallardan, parti devlet mekanizmalarıyla idareci konumuna getirilen herkesin koltuğunun sallanır, sorgulanır hale geleceğinden duyulan endişe. Bununla bağlantılı olarak da dördüncüsü, katılıma yer vermeyen, keyfi ve ayrımcı siyasal sistemin mikro ölçekte tüm kamu kurumlarında yeniden üretiminin sekteye uğraması.

Bu yüzden de “birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” mekanizması işliyor; öğrenciye bunca sertlik, hocalara kulak vermeyen “biz biliriz”cilik de işte bu endişelerden besleniyor.


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları

Küçük Kara Balık 17 Nisan 2021
‘Çocuk Edebiyatı’ 10 Nisan 2021
Demokrasi 7 Nisan 2021
Esaretten kaçış 3 Nisan 2021