Sanatçı düşmanlığı

22 Ocak 2022 Cumartesi

1902 yılında Üsküdar’da dünyaya geldi. Dört kız kardeşi vardı. Arnavut kökenliydi, ailesi mübadele yıllarında İstanbul’a göç etmişti. Fırın işleten baba vapurdan düşünce küçük yaşta omuzlarına büyük yük bindi. Buna rağmen yılmadı. Bir süre sonra Bahriye Mızıka Okulu’na girdi. Çalışkanlığı ve disiplini ile yıldız gibi parladı; okuldan birincilikle mezun oldu. Bahriye’de kadro yoktu. Kara bandolarından birine tayin istedi, oldu da... 1933 yılında Afganistan’da ordu bandosu kurmak üzere görevlendirildi. Böylece Afganlara çok sesli müziği öğretti. Adı, Halit Recep Arman’dı. Ülkemizin alnı açık müzikoloğu Ersin Antep, yıllar önce Radikal’de, “Önce Heykeller Yıkılır, Sonra Sanatçılar...” yazısında Halit Recep Arman’ı bizlere yeniden hatırlatmış; Arman’ın kurduğu müzik okulunun Taliban tarafından nasıl yerle bir edildiğini kaleme almıştı: “Arman, 6 Ekim 1981 tarihinde İstanbul’da vefat etti. Onun vefatından sekiz yıl sonra Taliban, Rusların geri çekilmesinin ardından Afganistan’ı kontrolü altına aldı. Çok geçmeden ülkenin tüm kültürel varlıklarının talanı, yıkımı, bombalanması haberleri dünyaya yayılmaya başladı. Taliban’ın ilk hedeflerinden biri olarak Arman’ın kurduğu okul ve kurum bombalandı, yerle bir edildi. Öğrencileri ise tek tek bulunarak katledildi.

***

Birkaç gün önce Afganistan’da Taliban mensupları Paktiva vilayetinde bir müzisyenin müzik aletlerini yaktı. Müzisyenin çaresizliğiyle bütünleşen gözyaşları pek çok ülkenin haber sitelerinde yer aldı. Elbette Türkiye’de de... Taliban, daha önce 1996 yılında ülkenin yönetimini ele geçirir geçirmez müziği yasaklamıştı. Şimdi de aynı yoldan yürümeye devam ediyor. Artık koca coğrafyada şarkı söylemek bile suç! Dolayısıyla bin yıllardır insan sesiyle bütünleşen müzik aletlerini belki de yaşamları boyunca görmeyecek dünyalılarla aynı göğün altında yaşamaya devam edeceğiz. Müzik yoksunluğu ile her gün karanlık ruhlarla, zihinsel gelişimini tamamlayamamış milyonlarla karşılaşacağız! 

***

Sanat, ikili ilişkilerde olduğu gibi ülkeler arasındaki dostluğu da pekiştirir. Atatürk, ilk operamız olan “Özsoy”un librettosunun yazılmasının ve bestelenmesinin ana fikrini verirken amacı yalnızca İran Şahı’na bir eser izlettirmek değildi. Besteci Ahmet Adnan Saygun şöyle anlatıyordu: “Öyle sanıyorum ki o sıralarda kendisinin İran ile yakınlaşmayı, iki devlet arasında sağlam bir dostluk kurulmasını istediği anlaşılıyordu. Biri çoğunlukla Sünni, öteki çoğunlukla Şii mezhebine bağlı bu iki devlet, yüzyıllar boyu düşmanca bir komşuluğu sürdüregelmişlerdi.” 

Gerçekten de Atatürk, böyle bir düşünceyi, Şah ile karşılıklı nutuklar sırasında da ortaya atabilirdi. Ancak sahnenin hareketinden ve müziğin gücünden yararlanarak daha büyük bir etki yaratacağına inandı. Nitekim 19 Haziran 1934 tarihindeki ilk temsilin hemen ardından iki devlet başkanı Türk-İran dostluğunun temelini attılar. 

***

Oysa son yıllarda aydın ve sanatçı düşmanlığı bir gelenek halini aldı. Ortak değerlerimize saldırıyorlar, yerle bir etmek için adeta üstünde tepiniyorlar. Bel altı vuruyorlar. Vefat etmiş sanatçıların ardından küfrediyorlar. Pek çoğunun yargılanmasını sağlıyorlar. Bıçaklıyorlar. Yetmiyor, yumruk sallıyorlar. Olmadı, bir otel odasında yakılan ozanların ardından gevrek gevrek, “Yananlardan mısınız, yakılanlardan mı” sorusunu sorabiliyorlar. Şarkılara laf ediyorlar, giyim kuşamlara karışıyorlar. 

Oysa sanatın alımlayıcısıyla ilişkisi bin yıllardır bellidir: Beğenirsen alırsın, beğenmezsen almaz, dinlemez, izlemezsin. Bu kadar basit! Ama dur durak dinlemeden hedef gösteriyorlar. 

Çünkü sanat sayesinde yayılan düşünmeyi, anlamaya çalışmayı, “biz olma”yı istemiyorlar; hatta tahammül edemiyorlar!  

Ama unuttukları bir şey var: Afganistan’daki karanlığa, bağnazlığa biz hâlâ ışığız. 

Bu topraklar, Yunus Emre’lerden, Pir Sultan’lardan, Karacaoğlan’lardan başlayarak bin yıllar boyu süre gelen bir kültürün mirasını taşıyor.  

Sazla sözle yoğrulmuş, acısıyla tatlısıyla türkülerini söylemiş, -çok sesli müziği kısmen kavramış olsa bile-  konservatuvarlarla ve güzel sanat fakülteleriyle kökleşmiş ve zenginleşmiş bir yapıyla bütünleşiyor. 

Ve sanatçılar her şeye rağmen üretmeye devam ediyor!


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları

Öyle bir Ahmet Say ki... 14 Mayıs 2022
Muhbir... 30 Nisan 2022