‘Özyönetimlerle ilgili siyasi çözüm deklarasyonu’

31 Aralık 2015 Perşembe

“Özyönetimlerle ilgili siyasi çözüm deklarasyonu” önemli bir belge. Sosyalistlerin, bu deklarasyonun, “tartışmaya açıktır” ifadesini bir çağrı olarak kabul edip önyargılarla, kanaatlerle değil “düşünceyle” yaklaşarak, olumlu katkı yapmak amacıyla cevap vermeleri gerekiyor. Ben bu yazıda, yardımcı olmak amacıyla kısa notlar düşeceğim.

İki saptama
Deklarasyon taleplerinin dünya-tarihsel zeminini şöyle kuruyor: (1) “Günümüzde küresel kapitalizm derin bir kaos yaşamaktadır”; (2) “Bugün dünyada hâkim olması gereken yönetim anlayışı tartışmasız demokrasidir”. Bunlar oldukça sorunlu saptamalar.
Kimi bölgeler için durum, orada yaşayanlar açısından belki “kaos” olarak tanımlanabilir ama, “Küresel Kapitalizm” bir kaos içinde değil: Çok katmanlı bir yapısal kriz içinde, farklı yoğunluklardaki az sayıda güç odağı, birbiriyle, kimi zaman “hibrid savaşlarla”, rekabet ediyor, pazarlık yapıyor.
İkincisi, “Bugün dünyada hâkim olması gereken yönetim anlayışı tartışmasız demokrasidir” saptaması, Kimin içinsorusunu dışarda bıraktığı ölçüde, neo liberalizmin “demokrasiden başka bir şey düşünmek yasaktır” buyruğuna boyun eğmek anlamına geliyor.
Diğer taraftan bir süredir, ABD ve Avrupa’da egemen sınıfların entelektüelleri, siyasi temsilcileri arasında, liberty(kapitalist serbestlik ve güvenlik) ile demokrasi (parlamenter sistem) arasındaki uyumun ortadan kalktığına, demokrasinin serbestlik, güvenlik üzerinde olumsuz etki yapmaya başladığına inanan bir akım gelişiyor.
Kapitalizmin yapısal krizi, liberal demokrasinin yaşayabilmesi için gereken ekonomik- toplumsal koşulları da (güçlü orta sınıf, ekonomik büyüme, uluslararası düzen) giderek ortadan kaldırıyor. Emperyalist, milliyetçi, ırkçı, dinci akımlar yükseliyor, siyasi merkezin aşınması sürüyor.
Türkiye’ye gelince, haziran seçimlerinin yok sayılması, Suruç, Ankara katliamları, Kürtlerin yaşadığı bölgelerde yoğunlaşan güvenlik operasyonları, çatışmalar, sokağa çıkma yasakları, nihayet Yugoslavya’dan Suriye’ye iç savaş öncesi iklimi anımsatan iç göçler, siyasal İslamın AKP hükümetinin ülkede iktidarını mutlak olarak kurmak için Kürt siyasi hareketini mutlak olarak ezmeye kararlı olduğunu gösteriyor.
Tüm bunlar, deklarasyonun taleplerinin hayata geçme olasılığına ilişkin ne yazık ki çok olumsuz bir manzara sergiliyor.

Kürt sorunu ‘demokratik özerklik’
Deklarasyon, “Kürt sorununu” “demokratik özerkliğin” çözeceğini söylüyor. “Kürt sorunu” tam olarak tanımlanmadığı sürece bu saptamanın anlamlandırılması zor. Diğer taraftan, bir ulusal sorunun ulusal bağımsızlıkla sonuçlanması, hatta ırk ayrımına dayanan bir rejimin (Güney Afrika) yıkılması, ne demokrasiyi garanti ediyor, ne toplumsal sorunun çözümünü. Ezilen ulusun ya da ırkın seçkinleri bir devlet sahibi oluyor ama emekçi sınıfların durumu değişmiyor.
Diğer taraftan yerel/bölgesel özerklik olarak tanımlanan şeyin gerçekleşmesi halinde ortaya “demokratik” (liberal ya da doğrudan vb.) bir yapının çıkabilmesi, tamamen o bölgedeki servet dağılımına, sınıflar arasındaki dengeye, siyasi örgütlenmelerin niteliğine bağlıdır.
Deklarasyonun ileri sunduğu 14 maddeye bakınca da kapitalizmi, bölgede servet dağılımının siyasi kültürel sonuçlarını, kapitalist, feodal sınıfların ittifaklarını, çıkarlarını, reflekslerini hesaba katmayan ya da bunların bu 14 maddenin talep ettiği özgürlüklerle uyumlu olduğunu varsayan bir “demokrasi” arayışı ile karşılaşıyoruz.
Sosyalistler tabii ki, silahların susmasını, siyasi zemine dönülerek görüşmelerin başlamasını talep etmelidir; Kürt halkının temsilcilerinin özgürlük, eşitlik taleplerini desteklemelidir. Ancak, aynı zamanda, bu taleplerin sorunlarını, karşı karşıya kalacakları güçler konusunda kaygılarını Kürt hareketiyle samimiyetle, açıklıkla paylaşmalıdır.  


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları