Bu ülkede bazı rakamlar çok terbiyeli. Ne zaman konuşsalar, hayat bizden daha düzenli görünür.
Geçen hafta açıklanan Yaşam Memnuniyeti verilerine baktım. Kâğıt üstünde tablo düzgün: “Mutlu olduğunu” söyleyenlerin oranı 2024’te yüzde 49,6 iken 2025’te yüzde 53,3’e çıkmış. Ortalama yaşam memnuniyeti puanı ise 10 üzerinden 5,7’de kalmış. Aynı tabloda ülkenin en önemli sorunu yine hayat pahalılığı: yüzde 31,3. Arkasından yoksulluk ve eğitim geliyor. Yani rakamların yüzü gülüyor ama memleketin derdi yerli yerinde duruyor.
İnsan ister istemez soruyor:
Mutluluk mu arttı, yoksa dayanma gücü mü?
Çünkü bu memlekette “iyiyim” cümlesi uzun zamandır sağlık raporu değil, hayatta kalma tekniği. Markette etikete bakıp sesini çıkarmayan, kasada kartı uzatırken gözünü kaçıran, ay sonunu konuşurken cümleyi yarıda bırakan milyonlarca insan var. Onların bir kısmı ankette “mutluyum” da demiş olabilir. Ben buna şaşırmam. Bu ülkede “mutluyum” bazen “şimdilik ayaktayım” demektir.
Ekonomiyi anlatanlar başka bir dil konuşuyor, geçinenler başka.
Ekranda birileri çıkıyor:
“Dengeleme sürüyor.”
“Beklentiler toparlanıyor.”
“Davranış kalıpları değişiyor.”
Mutfakta ise tek cümle var:
“Bu hafta bunu almayalım.”
Ben memleketin asıl ekonomi metninin bu kısa cümle olduğunu düşünüyorum. Bir annenin, bir emeklinin, bir öğrencinin kurduğu o eksik cümle… İçinde enflasyon da var, ücret de var, utanç da var, sabır da var. Ama hiçbir bültende tam görünmüyor. Çünkü rakamlar topluyor, hayat eksiltiyor.
Bir de şu “mutluluk” kelimesinin kendisi var. Bizde artık biraz fazla nazik kullanılıyor. Sanki herkesin gönlü ferah, sofrası düzenli, yarını belli. Oysa çoğu insanın yaptığı şey mutlu olmak değil; moralini kendi omzunda taşımak. Kimisi şakayla taşıyor, kimisi çayla, kimisi komşu sohbetiyle, kimisi de içine atarak. Dayanıklılık ile mutluluk arasındaki fark tam da burada başlıyor.
Şunu da teslim edelim: Bu toplum kolay pes etmiyor. Veriler biraz da bunu söylüyor. İyi ama mesele şu—dayanıklılığı başarı diye pazarlamaya başladığınız anda, memleketin çıtası düşüyor. “Geçinmek” ile “yaşamak” aynı şeymiş gibi konuşuluyor. Karnını doyurmakla insanca yaşamak birbirine karıştırılıyor.
Değil.
İnsanın yalnızca ayakta kalmaya değil, rahat bir nefes almaya hakkı var. Çocuğuna “başka zaman” demeden bir şey alabilmeye hakkı var. Emekli maaşını hesap makinesi gibi değil, insan gibi kullanmaya hakkı var. Ay sonunu bir sınav gibi değil, bir hayatın doğal akışı gibi yaşamaya hakkı var.
Burada asıl sorun şu bence:
Mutluluk oranının artması değil, mutluluğun ölçüsünün düşmesi.
Bir zamanlar “iyi yaşam” dediğimiz şey, şimdi “idare etmek” düzeyine çekildi. Sonra buna topluca alışmamız bekleniyor. Alışan övülüyor, itiraz eden huysuz sayılıyor. Hatta bazen insan kendi sıkıntısını bile ayıp sanıyor. “Herkes böyle” cümlesi, bu çağın en ucuz tesellisi oldu.
Oysa herkesin böyle olması, bunun normal olduğu anlamına gelmez.
Üstelik verinin içinde bir ironi de saklı: Ortalama memnuniyet puanı 5,7’de yerinde duruyor; ama “mutluyum” diyenlerin oranı artıyor. Demek ki insanlar hayatı toptan iyi bulduğu için değil, duygusunu yeniden ayarladığı için bu cevabı veriyor olabilir. Yani memleket biraz daha mutlu değil; biraz daha mecbur, biraz daha dayanıklı, biraz daha “idare eder” bir ruh hâline geçmiş olabilir. Bu bir yorum elbette, ama çarşıya pazara çıkan herkes bu yorumu kendi gözleriyle test edebilir.
Rakamlara kızmıyorum. Onların işi ölçmek.
Benim derdim, ölçülen şeyi hemen başarı hikâyesine çevirmekle.
Bu ülkede insanlar güçlüdür, doğru. Ama yurttaşın gücü, yönetimin mazereti olamaz. Bir toplum her koşulda idare ediyor diye, o koşulların iyi olduğu söylenemez. “Bakın yine dayandılar” cümlesi övgü değil; bazen itiraf olur.
Kısacası, evet—rakamlar terbiyeli.
Kırıp dökmeden konuşuyorlar.
Ama hayat o kadar terbiyeli değil.
Pazar filesinin dili daha açık.
Kasadaki yüz ifadesi daha dürüst.
Ay sonuna doğru evde kısılan cümleler daha gerçek…