Ganita’yı Kurtaran Akıl Nereye Gitti?
Güven Baykan
Son Köşe Yazıları

Ganita’yı Kurtaran Akıl Nereye Gitti?

16.02.2026 04:00
Güncellenme:
Takip Et:

Geçmiş öyküleri karıştırırken Ganita Direnişi’ne rastladım. Bir şehir bir zamanlar buldozerin önüne dikilmiş; bugünse denize varmak için iki yolu aşmayı kader sanıyor. O gün “Ganita bizim nefes alanımızdır” diyen kalabalığın sesini, bugünün kornaları bastırıyor. Ve şimdi Trabzon’da yağmur damlası bile denize ulaşamadan kaybolup gidiyor.

1963 yazı… Ganita kıyısında yol ve dolgu çalışmaları başladığında, itiraz bir dilekçe sakinliğinde kalmamış. İnsanlar kıyıda birikmiş, makinelerin önünü kesmiş, çalışmayı fiilen durdurmaya girişmiş. Bu sadece “kıyı düzenlemesi” meselesi değildi; çocukluk hatıralarının, deniz kokusunun, akşamüstü yürüyüşlerinin üstüne toprak atılacak duygusuydu. Şehir, denizle kurduğu bağı kaybetmeye razı olmamış.

Tam burada, adın kendisi bile insanı durduruyor.

Ganita’nın anlamı nedir? Trabzon tarihinde önemli bir yer olarak bilinen “Ganita” isminin, Rum bir ailenin 1900’lü yılların başında Ganita Çay Bahçesi’ni kayalar üzerine inşa etmesiyle doğduğu anlatılır. Ganita adı, Rumca’da “güzel mekân” anlamına gelen “Kanita” sözcüğünden gelir; zamanla halk dilinde Ganita’ya dönüşür. Yani daha en başında, bir yerin “güzel” kalma hakkını taşıyan bir isimdir bu.

İşte o yüzden 1963’teki itiraz, yalnızca asfaltın genişliğiyle ilgili değildi. O gün Ganita’yı kurtaran şey kas gücü değildi; ortak akıldı. “Kamu yararı” denince yalnız yolu değil, nefesi de kamu sayan bir akıl… Teknik gerekçeler havada uçuşurken sahilde tek cümle dolaşıyordu: “Ganita bizim nefes alanımızdır, dokunulmasın.” Bazen bir cümle, en kalın rapordan daha gerçek olur; çünkü rapor anlatır, cümle yaşatır.

Sonra yıllar geçti.

İnsanın içini asıl acıtan yer de burası: O gün denizi savunan kuşağın çocukları, torunları denizi feda edilebilir saydı. Yavaş yavaş. Alışa alışa. “İdare eder” diye diye. Ganita’nın önünde bir zamanlar duran o akıl, şehrin belleğinde bir “güzel hikâye”ye dönüştü. Hikâye kaldı; refleks zayıfladı.

Bugün Trabzon’da denize yürümek, sıradan bir yürüyüş değil. Bir geçiş işi. İki kara yolu, bariyerler, alt-üst geçitler… Deniz hâlâ orada ama hayatın içinde değil. Camın arkasından bakılan bir manzara gibi: Yakın duruyor, uzak kalıyor. Kıyı, insanın nefes aldığı yer olmaktan çıkıp aracın hızlandığı koridora dönüşüyor.

Üstelik bu kopuşu yalnız insan yaşamıyor. Su da yaşıyor. Toprak geri çekilip beton öne çıktıkça yağmurun yolu değişiyor; damla, denizi bulamadan kayboluyor. Bir kentin iklimi değişirken hafızası da değişiyor. Denizle bağ kesilince şehir yalnız kıyıyı kaybetmiyor; kendini de daraltıyor.

Ganita Direnişi, bana şunu hatırlatıyor: Deniz “bakılan” bir şey değildir; yaşanan bir şeydir. Bir kentin yüzü, sesi, nefesidir. Çocukların güvenle koştuğu, yaşlının oturup soluklandığı, balıkçının sabahı okuduğu yer… Deniz, Trabzon’un gündelik diliydi. Şimdi bu dil araya giren gürültüyle kısılıyor.

Elbette şunu biliyorum: Yapılanı bir kalemde silmek kolay değil. Ama mesele “geri almak” değil yalnız; yeniden kurmak. Kıyıyı araç ölçeğinden çıkarıp insan ölçeğine yaklaştırmak. Denize erişimi kesintisiz ve güvenli hale getirmek. Yeşili çoğaltmak, sert zemini azaltmak, suyu yeniden toprağa kavuşturmak. Bunlar lüks değil; kent hakkının en somut hali.

Çünkü kent hakkı dediğimiz şey, büyük laflar değil. Evden çıkıp denize yürüyebilme hakkıdır. Çocuğunu kıyıya götürürken kaygının gölgesini taşımama hakkıdır. Kıyının kıyı gibi kalmasıdır.

Ganita’yı kurtaran akıl kaybolmadı belki; biz onu alışkanlıkların altına gömdük. “Böyle gelmiş” diye üstünü örttük. Oysa 1963’te bir şehir “dur” diyebildi. Demek ki mesele imkânsızlık değil; irade.

Ben artık Ganita Direnişi’ni sadece bir hatıra diye okumak istemiyorum. O metinlerin arasında karşıma çıkmasının bir sebebi varmış gibi geliyor: Şehir, kendi hafızasını yokluyor. “Bir zamanlar neyi savunmuştun?” diye soruyor.

Cevap basit: Denizi savunmuştuk.

O halde şimdi de aynı şeyi söylemenin zamanı: Deniz manzara değil; Trabzon’un kalbi. Kalbini kıyıya iten şehir, eninde sonunda kendini de kıyıya iter. Ganita’yı kurtaran aklı yeniden hatırlamak ve yeniden kurmak zorundayız.

İlgili Konular: #direniş

Yazarın Son Yazıları

ArtAnkara ve Cumhuriyet’in Barış Yüzü

İsrail-ABD-İran hattında savaş büyürken, Yemen’den Gazze’ye, Lübnan’dan Körfez’e kadar Ortadoğu yeniden ateşin diliyle konuşuyor.

Devamını Oku
30.03.2026
Notun da bir hakkı var

Notun da bir hakkı var

Devamını Oku
23.03.2026
Savaş Önce Dilde Başlar

Bazı kelimeler vardır; yalnızca bir şeyi anlatmaz, insanlığın iç karanlığını da ele verir. “War” ve “savaş” böyle kelimeler.

Devamını Oku
16.03.2026
Bebeklerin Ulusu Yok

Başlığını Ataol Behramoğlu’nun aynı adlı şiirinden ödünç alıyorum. Çünkü bazı sözler yalnızca şiirde kalmaz; bir gün gelir, çağın vicdanına dönüşür.

Devamını Oku
09.03.2026
Bir El Daha: İki Sandalye Arasında Kalan Hayat

Konken oyunu, sahnede yalnız bir eğlence değil; bir temas biçimi. Kartlar dağıtıldıkça, aslında geçmiş dağıtılıyor. “Ben böyle yaşadım” diyen bir hafıza… “Ben böyle dayandım” diyen bir yalnızlık… Her el, bir önceki elin gölgesini taşıyor. Her kayıp, yalnız oyunda değil; hayatta da bir yerden eksilmeyi hatırlatıyor. Her kazanma, bir anlık sevinçten çok, “hâlâ buradayım” demek.

Devamını Oku
02.03.2026
Mutluluk Artmış: Peki Bu Memlekette Neden Yüzler Asık?

Geçen hafta açıklanan Yaşam Memnuniyeti verilerine baktım. Kâğıt üstünde tablo düzgün: “Mutlu olduğunu” söyleyenlerin oranı 2024’te yüzde 49,6 iken 2025’te yüzde 53,3’e çıkmış. Ortalama yaşam memnuniyeti puanı ise 10 üzerinden 5,7’de kalmış. Aynı tabloda ülkenin en önemli sorunu yine hayat pahalılığı: yüzde 31,3. Arkasından yoksulluk ve eğitim geliyor. Yani rakamların yüzü gülüyor ama memleketin derdi yerli yerinde duruyor.

Devamını Oku
23.02.2026