Yazla Nişanlı

30 Temmuz 2012 Pazartesi
\n

\n

Fransanın güneyinde, Setede, dün hem en yakını hem de en uzağı olan Yahya Kemalle birlikte adı geçtiğinden mi ne, bir Ahmet Haşim baharı gelip kondu fikrime. Temmuzda mı diyeceksiniz, temmuzda gelip kondu, evet. Ahmet Haşimin kokulardan ve renklerden ve envai çeşit güzellikten oluşan şiirini anımsayınca, “gelip yerleşti demek onun baharına da haksızlık sayılır. Geldi, kondu, uçtu demeli ve bir kelebek etkiside bulunmalı bunda. Haşimin şiirini güzle, yazısını baharla düşünmek ilginç, tuhaf, değişik. Acaba insan ikiye bölününce mi birliğe ulaşmaya çalışır? Bölünerek çoğalmak, parçalanarak bütünleşmek. Haşimin yazısı ve şiiri bunları çağrıştırabilir mi ilk elden? İki büyük mevsimin kapısında durmanın tedirginliği ya da yetersizliği, belki de yetinme isteğidir bu. İkisinden kim, bilir? İki Haşim, iki resim, iki mevsim, iki kim.Haşimin şiiri insansız diye eleştirilir, toplumdan uzak diye. Acayip iklimlere, görülmemiş meyvelere, sunulmamış lezzetlere, uzak büyülü kokulara, yedi gökkuşağına değer; göğün, yerin ve suların birbirlerinin sevinciyle boyandıkları renklere, sevindiren ve sürdüren doğaya yakın diye de sevilmeliydi oysa. Hem doğaya yakın olmak insana yakın olmaktan da yakın bir şey değil midir? Aslolan geldiğimiz ve karışacağımız doğayla barışık yaşayacağımız zamanların şarkısını şimdiden duymak, şiirini bugünden düşlemek, yazısını da bir gelecek olarak anımsamaktır.Haşimi anımsatan bir şey daha: Setede Voix Vives”, Akdenizden Akdenize Şiir Festivalinde, Metin Cengizle Aynı göğün altında başlıklı bir konuşma yaptık. Orada, Türkiyede şiirin doğal bir şey olduğunu, bunun Çingenelerin dans edip şarkı söylemesine benzer bir doğallık olduğunu söyleyince onaylayan gülümsemeler gördüm yüzlerde.Temmuz sonunda Haşim. Baharla sözlü şiir. Yazla nişanlı yazı. Oysa nişanlılık da bir bahar hoşluğu değil midir? Nişanlılık bahardır, nişanlılar baharla sözlenmişlerdir. Bahara söz vermek, birbirine söz vermekten daha hoştur. Yoksa bazı sözler boştur, bazı sözler öyle karanlıktır ki gölgeleri bile yoktur, bazı sözcüklerin güneşin altında takma harfleri düşüverir, bazıları daha yazılıncaya kadar silinir, bazılarının sevinci dile gelmediği, bazılarının sevinci ise yazıya düşmediği içindir. Ben de bahara söz vermiş eski bir nişanlı olarak öyle sevinirim işte. Eski nişanlı için yazda, güzde, kışta, ne zaman söz verdiyse bahar o zamandır, yazın nişanı kendini zamanın ezici ağırlığından kurtarıp bahara taşır ve nişanlılar hep nişanlı kalır. Çingene ruh. Nişanlılık da Çingene eğlencesinden başka bir şey değil bence. Küçük bir ateş yakılır ve o ateşin hiç sönmemesi için ruhlar birer körük gibi açılır, içlerine aşk, sevgi, şefkat, merhamet doldurulur, sonra da bunlarla hafifleyen ruh özgür bırakılır. O ateşse bazen kısalarak, bazen uzayarak yanar durur. Çingenelerin sözünü tutması içinse ateşin hep göz kırpması gerekir. Nişanlılar da Çingene sayılır, her nişanlının içinde bir Çingene yaşar, nişanlıların yalnızca bahara ve ateşe söz vermeleri de bundandır. Hem bahara söz verenler de birbirine gözü gibi bakmazlar mı? Öyleyse baharla sözlü, yazla nişanlılar olarak biz de baharla yetinebiliriz Çingeneler gibi. Hem Çingene ruhlarımız da bahardan başka neyle nişanlı olacaktı ki?

\n

\n\n


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları

Üvey Sayfa 14 Ocak 2013
Cemali Mektup 7 Ocak 2013
ODTÜ ‘Üniversite’dir! 31 Aralık 2012