İsrail hep olduğu gibi Gazze’yi bombalıyor, sıkışmış küçük bir bölgede gene en çok çocuklar ölüyor. Dünyanın her yerinden protesto sesleri yükseliyor ama İslam dünyası gene sessiz. Gene suskun! Bu Filistin’in kaderi gibi, o coğrafyada doğmak ve yaşamak zor. Bu coğrafyada kaderi değiştirmek zor. Yıllar önce bu kaderi özellikle çocuklar için değiştirmeye çalışan bir kadının yaptıklarını anlatan muhteşem bir film izlemiştim. Aklımda hep o film var.
Filmin adı “Arna’nın Çocukları”ydı. Arna çılgın, anarşist, mücadeleci, inatçı, neşeli, enerjisiyle gencinden yaşlısına herkesi ele geçiren, herkese umut veren bir kadın. Biraz hayır, biraz değil.. Epeyce bizim canımız Türkan Saylan’a benziyor. 1968’de üniversite öğrencisiymiş, yani ben yaşlarda. Yahudi ve Komünist Parti üyesi, Tel Aviv’de yaşıyor. Ama o kendini İsrail kuşatması altında yaşayan Filistinlilere adamış. Gönüllü çalışmak için gittiği Jenin mülteci kampında yaşayanlar önce onu yadırgamışlar, hatta İsrail casusu sanmışlar ama çok geçmeden onun gerçek bir dost olduğunu görmüşler, en çok da çocukların dostu.
Belgeseli Arna’nın oğlu Juliano Mer Khamis, yaklaşık sekiz yıllık bir zaman diliminde çekmiş. Film mülteci kampının ortasındaki çocuk merkezinde tiyatro yapmaya çalışan, resim yapan, müzik yapan Filistinli yedi sekiz çocuğun gündelik yaşamlarını anlatarak başlıyor. Çocuk merkezini Arna, kendisine verilenalternatif Nobel Barış Ödülü’nden gelen 50 bin dolarla kurmuş. Derdi gücü, hayatları İsrail tanklarına taş atmakla geçen çocuklara birazcık mutluluk sunmak, onları yaşamın farklı yanlarıyla tanıştırmak.
Çocuklar o merkezde ölesiye mutlular. Evi birkaç gün önce İsrail topçu ateşiyle yıkılan 11 yaşındaki Yaser, eline ilk kez fırça aldığında yıkılan evinin resmini yapıyor; bir başkası, okulda çocukların ellerine sopayla vuran İngilizce hocasının taklidini öylesine güzel yapıyor ki, sahnelenecek oyunda başrolü kapıveriyor...
Sahneye muhteşem bir oyun koyuyorlar, mutlular; mutlular ve Arna onlar için anneden öte bir anne... Bu arada çocuklar büyüyor. Arna kanser, ama çocuklarının son isteğini yerine getiriyor. Oğluna yaslanarak hastaneden çıkıp Jenin’e gidiyor, çocuklarına ve onlarla vedalaşıyor.
Aradan altı koca yıl geçiyor ve bir sabah İsrail tankları Jenin kampını yerle bir ediyor. İnsanlar başka yerlere göçmek zorunda kalıyorlar ama Jenin’i terk etmeyenler de var. Bunlardan üçü artık kocaman delikanlılar, onlar Arna’nın çocukları. Onlar artık tiyatrocu, ressam değil. onlar artık asker, onlar artık çatışmanın çocukları. Ve Jenin’de artık çocuk merkezi yok, bir enkaz yığını var. Arada bir iki dekor parçası göze çarpıyor.
Arna’nın oğlu, altı yıl sonra Jenin’e yeniden geliyor ve dehşet içinde tiyatro grubunun en yetenekli çocuğunun silahlı çatışmada öldüğünü öğreniyor. Ardından eline fırçayı ilk aldığında yıkılan evinin resmini yapan Yaser’in canlı bomba olduğunu öğreniyor. Yaser, kardeşiyle birlikte Tev Aviv’in kalabalık bir meydanında üstündeki bombayı patlatıyor. Beş kişi ölüyor. Arna’nın oğlu şaşırıyor, “Yaser nasıl böyle oldu” diye sorular soruyor. Arkadaşları anlatıyor, Yaser bir süre önce İsrail’in bombaladığı bir eve giriyor ve küçük bir kızın başı arkaya düşmüş öylece durduğunu görüyor, kızı kucaklayıp hastaneye doğru koşarken kız Yaser’in kollarında ölüyor. Yaser’in annesi, “O andan sonra artık benim oğlum gibi değildi” diyor, “hep o küçük kızdan söz eden bir robot gibiydi...”
Arna’nın oğlu hem çatışmaların filmini çekiyor hem annesinin sevgili çocuklarının hayat hikâyelerini. Henüz ölmeyen biri var. Lider, bubi tuzaklarını en iyi kuran kişi, tiyatroda gösterdiği performans sayesinde oyunda kral olan, kraliçeye taç giydiren Ahmet ...
Annesi onun için “O teslim olmaz” diyor. “O ölür.” Gerçekten de Arna’nın oğlunun Jenin’e gelmesinden bir ay sonra Ahmet bir İsrail kurşunuyla vuruluyor. Ve film, kamptaki yeni çocukların, yani bir süre sonra ya canlı bomba olacak ya da çatışmada öleceklerin toplu halde söyledikleri bir özgürlük şarkısıyla bitiyor.
Açıkça söylemem gerekirse ben bu filmi tam anlatamadım. O mutluluk ve ölüm anlarını anlatamadım. Özgürlük şarkıları söyleyen çocukların yanıbaşında dolaşan ölümün yüzünü anlatamadım. Acıyı ve umudu anlatamadım. En iyisi siz bu filmi internetten indirip izleyin.
Not: Arna’nın belgeselci oğlu bir başka Filistin belgeseli çekerken öldürüldü.
Acının adı: Filistin
Yazarın Son Yazıları
Sevgili okurlarım, bugün biraz yamalı bohça yapmaya karar verdim.
Sevgili okurlarım, her dakika yeni bir şey öğreniyoruz.
Sevgili okurlarım ne oldu da bir zaman önce açığa çıkan ama üstü hemen örtülen Epstein dosyalarının kapağı yeniden açıldı ve 1 milyona yakın belge, bir kısmı sansürlenerek tüm dünyaya yayıldı.
Sevgili okurlarım yollarda yürürken dikkat ediyorum, herkesin yüzü asık, düşünceli; marketlerde torunlarına çikolata almak isteyen anneanneler, dedeler en ucuz çikolatayı almak için reyondaki çikolataları tek tek inceliyorlar.
Sevgili okurlarım sizi bilmiyorum ama ben fena sıkıldım.
Sevgili okurlarım İran’da aralık ayından bu yana iktidara karşı yapılan protestolar şiddetini artırarak sürüyor.
Sevgili okurlarım izin verirseniz, bugün öncelikle fakir emeklilere günde sadece üç simit parası eden yeni zammı nasıl kullanabileceklerini söylemekle başlamak istiyorum.
Sevgili okurlarım, önümüzde yeni bir yıl uzayıp gidecek ve başka yeni yıllarla buluşacağız.
Sevgili okurlarım, hiç böyle zamanlar yaşamamıştık, “at izinin it izine karıştığı”; her an, her dakika bir lağım pisliğinin üstümüze sıçradığı, bazılarının bu lağım pisliğini dünyanın en güzel kokusu gibi akciğerlerine çekip “Şükür Allah’ıma” dedikleri bir zaman.
Sevgili okurlarım vallahi billahi bana iki şeyden daral geldi.
Sevgili okurlarım sevdiğim tahta heykeller diyarı Değirmendere’ye taşındığımdan beri dostlarım, okurlarım beni hiç yalnız bırakmıyorlar.
Sevgili okurlarım, son yazdıklarıma bir göz gezdirdim.
Sevgili okurlarım, yıllar önce İspanya’nın Endülüs bölgesinde dolanırken nereden aklıma düştüyse yolda gördüğüm Çağlar Boyu İşkence Aletleri Müzesi’ne girivermiştim.
Sevgili okurlarım gerçekten bıktım, neden mi?
Sevgili okurlarım bir an kendimi bir reklam şirketinde çalışırken buldum.
Geçtiğimiz hafta, uzun zamandır siyasal ve ekonomik belirsizlik, biri biterken öteki başlayan savaşlar ve giderek şiddetini artıran emek sömürüsü karşısında umutsuzluğa kapılan dünya halkları, uzun zamandır egemen güçler tarafından özellikle unutturulan bir sözcüğü yeniden anımsadı: “Sosyalizm!”
Sevgili okurlarım tarih bize, ülkelerin çökmesine en çok yardım edenlerin kraldan çok kralcılar olduğunu gösterir.
Sevgili okurlarım ülkemin içinde bulunduğu belirsizlik durumu, giderek çoğalan çocuk çetelerinden söz etmek, öldürülen yoldaşların ardından ağıt yakmak, her gün bir kadın cinayetiyle yüz yüze gelmek beni hiç olmadığım kadar umutsuzluğa sürükledi.
Sevgili okurlarım bu hafta bir vatanseveri, bir doğa koruyucusunu, işi sadece gerçekleri belgelemek olan bir güzel insanı Hakan Tosun’u toprağa verdik.
Bir avukat İstanbul’da kalabalık bir caddede, ofisi önünde maskeli kişiler tarafından Kalaşnikoflarla taranarak öldürülüyor.
Sevgili okurlarım insanın tüylerini ürperten. “Bu kadar da olmaz” dedirten bir fotoğrafa bakıp duruyorum.
Sevgili okurlarım hepiniz benim Adana sevgimi bilirsiniz.
Onun hiçbir şeyden haberi yoktu.
Sevgili okurlarım şimdi gelin İtalya’nın Roma kentinde vahşet resimlerinin sergilendiği bir müzeye girelim.
Sevgili okurlarım bugüne kadar hiçbir kitap beni böylesine acıtmamıştı.
Sevgili okurlarım, sivil itaatsizlik özellikle yasalardan, yönetimden hoşnut olmayanların başvurduğu bir eylemdir.
Sevgili okurlarım bugün yazıma Leonard Cohen’in “Herkes biliyor geminin su aldığını./ Herkes biliyor kaptanın yalan söylediğini./ Ve herkes biliyor zarların hileli olduğunu” şiiriyle başlayayım dedim, herkes biliyor da ben neden böyle doktorun az önce biyopsi yaptığı bir hasta gibi endişeyle bekliyorum.
Sevgili okurlarım iyice kafa sersemi olduk.
Sevgili okurlarım bu yaz kendimi büyük bir açık hava tiyatrosunda oyun izliyor gibi hissediyorum.
Sevgili okurlarım bir hafta önce ülkemizde her yer yanıyordu.
Sevgili okurlarım başlık benim değil, sosyal medyada gördüm, sahibini aradım, bulamadım ama bu başlığa vuruldum.
Sevgili okurlarım bu hafta yazar Pınar Kür’ü sonsuza uğurladık.
Sevgili okurlarım ne yazık ki kavşağa geldik arabayı ya uçurumdan aşağı süreceğiz ya da hepimiz yepyeni sorular sormaya, çözümler bulmaya çalışacağız.
Başlığım kimseyi şaşırtmadı değil mi? Evet, bu canım ülkede yepyeni bir savaş deneniyor.
Sevgili okurlarım şimdilik füzelerle, insansız uçaklarla yapılan savaş bitmiş görünüyor, doğrusu ben bittiğine hiç inanmıyorum. Bir yerlerde gene füzeler uçacak, çocuklar ölecek, ölüyor da. Şimdi gelelim bizdeki asıl savaşa. Evet dostlarım ülkemizin zeytinliklerimizi bitirme savaşı bu.
Sevgili okurlarım meğer bizim bu kadim ülkemizde ne kadar çok savaş uzmanı varmış.
Sevgili okurlarım, epey bir zamandır yaklaşık 20 yıldır bu köşede neredeyse aynı sorunları yazmaktan bıktım.
Sevgili okurlarım gene bir bayram günü, üstelik pazar. Açık konuşmayı severim bilirsiniz öyleyse açık konuşayım ben bu bayramı hiç sevmem.
Sevgili okurlarım bir kentten başka bir kente taşınmak ne kadar zormuş.
Sevgili okurlarım 50 yıldır yaşadığım İstanbul’u bırakıp Kocaeli’nin Değirmendere Mahallesi’ne taşınıyorum.