Başka bir İstanbul’da dolaşmaya var mısınız?

25 Kasım 2018 Pazar

2010 yılında İstanbul Avrupa Kültür Kenti projeleri arasında, benim on yıldır kurup yönettiğim “Herkes Film Yapabilir” atölyesinin de bir projesi vardı. Doksan dakikalık 10 kısa filmden oluşan “Dürbünümde İstanbul” adlı projenin hikâyelerinden biri de Tarlabaşı’nda yaşayan transseksüel bir genç adamın hikâyesiydi. Ben sanat yönetmeninden film kişisinin evi için son derece romantik, tüyler ve pembe yatak örtüleriyle döşeli bir oda yapmasını istemiştim. Tam o sırada, başka bir projede birlikte çalıştığım, cinsel seçimlerinden ötürü mağdur kişilerle çalışan bir arkadaşımdan, bize bir transseksüel kişi bulmasını ve evini gezdirmesini istedim. İyi ki istemişim, benim romantik hayallerim güzelce yıkıldı. O kişinin evi tek bir odadan ibaretti, ocak tuvaletteydi ve yağmur yağdığında odanın pek çok yerine kova koymak gerekiyordu. O gün anladım ki, benim bilmediğim bir İstanbul vardı ve o günden sonra bu İstanbul’u tanımaya çalıştım.
Şimdi sizleri de biraz abartarak bu İstanbul’da dolaştıracağım. Önce bir devlet hastanesinin doğum kliniğinden içeri girelim. O da ne, yaşları 12-14 arası yüzlerce kız çocuğu karınları burunlarında sıranın kendilerine gelmesini bekliyorlar. Çoğunun yanında yaşları biraz daha büyük anneleri; kızların kiminin suyu gelmiş, kiminin rahmi 10 santim açılmış, küçük çığlıklar atarak sıra bekliyorlar. Sırası gelen, yeşil bir örtünün kapattığı doğum odasına giriyor ve çığlıklar daha da yükseliyor. Sanki kara bir film sahnesindeyiz. Kızlar o kadar küçük ki, elleri ayakları sürekli titriyor, kimsenin onlara sarıldığı yok...
İstanbul öylesine büyük ki, ikinci adımımız uyuşturucu ticaretinin aileler tarafından yapıldığı Dolapdere oluyor. Adımlarımızı hızlandırıp karanlık bir kapıdan giriyoruz. İçerisi öyle kesif bir dumanla kaplı ki, içerde ne var ne yok görmek için epey bir çaba harcıyoruz. Şimdi görüyoruz, yaşları 18’i ancak bulan kız ve erkek çocuklar, önlerindeki nargilenin içine konmuş uyuşturucuyu, sırayla çekiyorlar. Gruplar halinde yaptıkları tek iş bu. Hepsinin şimdiden gözleri kaymış, ansızın ön taraftaki bir yükseltinin üstüne dört genç çıkıyor ve hiçbir müzik aleti kullanmadan, dans etmeye ve hip hop tarzında tuhaf bir şarkıya başlıyorlar: “Kimse senin kim olduğunu söylemez,/Tek dostun o!/ O seni uçurur/Bilmediğin bir dünyanın kahramanı olursun/O tek dostun senin, o elindeki parlak hap!” Bu çocuklar kendi kuyularında kahraman olmak için yeniden nargileye bir tutam ot koyuyorlar ve parlak haplar karanlık içinde elden ele dağıtılıyor.
Parlak haplar bu büyük kentin her yerinde dolaşıyorlar. Okul çıkışlarında, her gün gidilen kahvelerde, hiç durmadan, hiç durmadan dağıtılıyor. “Ama polis var, uyuşturucuyla mücadele var.” Ne kadar safsınız, benim bir zamanlar olduğum kadar. Bu 20 milyonluk kentin polis gücü 34 bin ve bu nereye yeter! Ayrıca ülkemiz uyuşturucunun geçiş yeri ve emin olunuz elimize geçen paranın bir kısmı da bu adeta artık yasal olan ticaretten geliyor. Ve bununla mücadele edenler, gaddarca öldürülüyor.
Şimdi bu karanlık sinemanın kapısında biraz duralım. Kendimizi göstermemiz gerekir, çünkü sinemanın kapısında başlayan oyun birden bozulabilir. O da ne, 6-9 yaşlarında yedi erkek çocuk, kapının önüne geldiler, içlerinden birinin reis olduğu belli. Çocuklara nerelerde durmaları gerektiğini söylüyor. Biz görünmeden bekliyoruz, az sonra belli ki çocukların çok iyi tanıdığı kerli ferli bir adam sinemanın kapısında beliriyor ve çocuklardan birine işaret veriyor, çocuk adama doğru gidiyor, adam iki bilet alıp çocukla birlikte sinemanın karanlığında kayboluyor. Bana “Işıl yeter artık” dediğinizi duyar gibiyim, tamam sinemanın kapısından uzaklaşalım ve E-5 yoluna ya da kentin sahil yollarına doğru yola çıkalım. Havanın kararmasını bekleyelim. Bu bölgede herkesin yeri belli, 12 yaşına bile gelmemiş kız çocukları pezevenklerin görünmeden kol gezdiği bölgede duruyorlar. Üstlerinde daracık parlak kumaştan elbiseler, ayaklarında taraklı ayaklarının sığmadığı topuklu ayakkabılar, çoğunun saçları sarı boyalı, diplerden kara kara saç çıkmış. Tamam bekleyin, son derece lüks bir araba kızların bölgesine yaklaşıyor ve arabadaki adam eliyle işaret veriyor, iki kız istiyor, kızlar topuklu ayakkabılarıyla zor zar yürüyerek arabaya biniyorlar. Bu arkada kentin bir başka yerinde, küçücük erkek çocuklara Kuran dersi veriliyor. Başlarında kocaman fesler ve çocuklar hiç bilmedikleri bir dilde hocanın söylediklerini zar zor tekrar ediyorlar. Babaları şöyle demiş hocalara: “Eti senin kemiği benim!”
Bu arada organ mafyası İstanbul’un her yerinde, bizim haberimiz yok, bir yıl içinde 60 bin çocuk kaybolmuş, nereye gittikleri bilinmiyor. Yıllar önce bir Fransız filmi izlemiştim. Çok zenginlerin yenilenmek için gittiği bir özel klinikte, garsonlar, havuzları ve ortamı temizleyen herkes Cezayirliydi ve bu temizleme işini yapanlar sürekli değişiyorlardı. Sonra anlaşıldı ki, Cezayirli gencecik garsonların her gün usul usul kanı çekilip, zengin moruklara enjekte ediliyormuş, gençleşmeleri için tabii... Bir süre sonra da kansız kalan temizlikçi ölüyor, ne gam, arkada bir mezarlık var, daha doğrusu bir kuyu var oraya atılıyorlar. Şimdi ben o 60 bin çocuk nerede diye düşündüğümde bu film aklıma geliyor. Gerçek filmden acıtıcı...
İşte sizi 20 milyonluk bir kentte küçük bir gezintiye çıkardım. Ama bitmedi, yaşadığımız bu kentte daha neler var, hep birlikte öğreneceğiz. Öğrenmeliyiz. Çünkü mart ayında belediye başkanlarını seçeceğiz. Bakalım bizlere ne söyleyecekler!..


Yazarın Son Yazıları

Belleğimdeki deprem 1 Kasım 2020