Olaylar Ve Görüşler

Moskova’da yapılan Suriye zirvesinin düşündürdükleri

08 Mart 2020 Pazar

Onur Öymen

EMEKLİ BÜYÜKELÇİ

İdlib’le ilgili gelişmeler, özellikle çok sayıda askerimizin şehit olmasına yol açan saldırılardan sonra gündemin ön planına çıktı. Aslında Suriye’deki gelişmelerin bir bütün olarak ele alınması gerekiyor. Bölgeyle ilgili bütün devletlerin şimdiye kadar barışçıl bir çözüme ulaşmak arzusundan çok kendi ulusal çıkarlarını gerçekleştirme amacıyla izledikleri politikaları gözden geçirerek ve gerektiğinde özeleştiri yaparak işbirliği yapmaları gerekiyor. 

İdlib’in son zamanlarda bu kadar önem taşıması bir yandan stratejik konumundan, bir yandan başka bölgelerdeki çeşitli terör gruplarının bu bölgeye sığınarak İdlib’i çatışmaların odağı haline getirmesinden ve bir milyondan fazla insanın Türkiye’ye yönelik göç baskısı yaratmasından kaynaklanıyor.  

Salam politikası

Bu soruna çare bulmak amacıyla oluşturulan Astana ve Soçi süreçleri maalesef bugüne kadar beklenen sonuçları veremedi. Giderek artan çatışmalar askerlerimiz ve bölgedeki sivil halk açısından ciddi güvenlik riski yarattı ve çok sayıda can kaybına yol açtı. 

5 Mart tarihinde Moskova’da Cumhurbaşkanı Erdoğan’la Rusya Devlet Başkanı Putin arasında varılan mutabakat bu sorunların giderilmesinin yolunu açacak mı?

İşin özüne bakılacak olursa Astana Mutabakatı’nın beklenen sonuçları vermemesi esas olarak orada bir araya gelen üç ülkenin arasında stratejik hedefler ve beklentiler açısından büyük farklılıklar olmasından kaynaklanıyor. Farklı nedenlerle de olsa Rusya ile İran açısında Esad yönetiminin işbaşında kalması yaşamsal önemdedir. Türkiye ise bunun tam tersini, yani Esad’ın ve hükümetinin görevden ayrılmasını öncelikli hedef sayıyor. Bu kadar farklı beklentileri olan ülkelerin kalıcı bir çözümün temellerini atabilmesi zordur. Nitekim uygulamada bunun zorlukları ortaya çıkmıştır. Esad yönetimi, Astana ve Soçi mutabakatlarında kabul edilen ilkeleri ve kararlaştırılan ateşkes kararını bir tarafa bırakmış, Rusya’nın koşulsuz desteğine güvenerek bir salam politikası izlemiştir. Adım adım İdlib civarındaki yerleşim birimlerini ele geçirmiş ve orada aynı ülkelerin mutabakatıyla kurulan Türk gözlem noktalarını kuşatarak birliklerimiz açısından büyük güvenlik riski yaratmıştır.  

Geçen hafta içinde yaşanan ve birkaç gün içinde 40’a yakın askerimizin şehit olmasına yol açan saldırılar işte bu gelişmelerin sonucudur.

Soçi Mutabakatı’yla Türkiye’ye yüklenen sorumluluklar sadece gözlem noktalarını oluşturularak gerçekleştirilebilecek işler sayılabilir miydi? O gözlem noktalarındaki askerlerimizin ulaşım ve ikmal ihtiyaçları o koşullarda güvenlik içinde sağlanabilir miydi? Rusya bir yandan Suriye’nin İdlib’i ele geçirme hedefini desteklerken bir yandan da Türk birliklerinin güvenlik ihtiyaçlarının karşılanması için gereken özeni gösterebilir miydi? Bütün bunlar çok sayıda silahlı grubun çatıştığı bir ortamda sağlanabilir miydi? Sağlanamayacağı yaşadığımız acı olaylarla görüldü. Üstelik bu çatışma ortamında bir milyona yakın sığınmacı evlerini terk ederek Türkiye sınırına doğru göç etmeye başladı. 

Ortak güvenlik çıkarları

Şimdi Moskova’da gerçekleştirilen mutabakat, benzeri güçlüklerin ve sıkıntıların bir daha yaşanmamasını güvence altına alabilecek midir? Geçmiş tecrübeler bunun kolay olmayacağını gösteriyor. 

Esad yönetiminin son günlerde Libya’daki silahlı muhalif güçlerin lideri Hafter’le Türkiye’ye karşı ortak mücadeleyi amaçlayan işbirliği protokolleri imzalaması sorunun boyutunu daha da genişletmiş ve Türkiye’de Suriye’yle diyalog kurularak çözüm aranmasını savunanları güç durumda bırakmıştır. Moskova’da Suriye’nin bu gibi tehlikeli siyasi manevralarının da ele alınıp alınmadığını bilmiyoruz. Rusya’nın bu manevraları önleyecek imkânlara ve niyete sahip olup olmadığı hakkında da bilgi sahibi değiliz.

Türkiye’nin Esad yönetimiyle çatışmaya girişmesinin ve Rusya’yla ilişkilerinin gerginleşmesinin Amerika’da memnuniyet yarattığı görülmektedir. Ancak Amerika’nın Suriye’den kaynaklanacak bir füze saldırısına karşı Türkiye’nin Patriot füzeleri konuşlandırılması talebini kabul etmemesi ABD’yle ortak güvenlik çıkarlarımızın geleceği açısından düşündürücü bir durum yaratmıştır.

Birlik ve dayanışma havası

Öte yandan son günlerde Yunanistan sınırında yaşanan göçmen krizi ve Avrupa Birliği’nin bu konuda Yunanistan’ın izlediği insan haklarını açıkça ihlal eden tutumunu, yıllardan beri savunduğu insani değerleri bir tarafa bırakarak desteklemesi AB ile ilişkilerimizde yeni bir güven bunalımı yaratmıştır. Esasen 2016 yılında imzalanan “Geri Kabul Anlaşması”yla Türkiye’ye ağır koşullar kabul ettiren Avrupa Birliği, uygulamada da yükümlülüklerini yerine getirmemiş ve Türk vatandaşlarının serbest dolaşımını sağlama yolundaki taahhüdünü çeşitli bahanelerle yerine getirmekten kaçınmıştır.

Türkiye’nin bütün bu olumsuz gelişmelerin ve sıkıntıların giderilmesini sağlayacak gücü ve birikimi mevcuttur. Ancak bunun için iç politikaya yönelik düşüncelerin, beklentilerin bir tarafa bırakılarak ortak akılla, birlik ve dayanışma havası içinde çalışılması gerekiyor. Şimdiye kadar her türlü fedakârlığı göstermiş olan Türk halkının beklentisi de budur. 


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları