Olaylar Ve Görüşler

Tehlikeli Arap cepheleşmesi

13 Nisan 2020 Pazartesi

AV. ŞAHİN MENGÜ

Bölgemizdeki Arap ülkeleri, küresel salgını bahane ederek Türkiye karşıtı cepheyi güçlendiriyor. Son olarak, Birleşik Arap Emirlikleri veliaht prensinin mart ayı sonlarında Suriye Devlet Başkanı Esad’ı telefonla arayarak, içinden geçilen güç dönemde Suriye halkı ile dayanışma içinde olduklarını bildirdiği haberi yabancı basına yansıdı. Sıradan gibi görünen bu haber gayet dikkat çekici.

Türkiye’nin karşısındalar

İlkel aşiret düzenine dayanan Körfez’deki Arap emirlikleri, devrimci/cumhuriyetçi Baas Arap rejimlerini kendileri bakımından yaşamsal tehdit olarak görürler. O nedenle BAE, Suriye olaylarının başlangıcında fırsat bulunca, Suudi Arabistan ile birlikte, Esad’ı devirmek ve rejimi değiştirmek için silahlı cihatçı örgütlere destek veren öncü ülkeler arasında yer aldı. Ancak özellikle Rusya’nın Esad lehine müdahalesinin ardından, rejim değişikliği projesinin mümkün olmadığını görerek tutum değiştirdi. Bu çerçevede, bir süre önce Şam’daki büyükelçiliğini, Bahreyn ile birlikte yeniden faaliyete geçirdi. Birleşik Arap Emirlikleri, bir yandan Esad ile ilişkilerini düzeltme yoluna girerken, diğer yandan, Türkiye’yi başka bir cepheden de sıkıştırmak amacıyla, PKK/ PYD yapılanması ile teması sürdürüyor. Yabancı basın, Körfez ülkeleriyle Esad’ın yakınlaşma girişimlerini Türkiye’ye karşı cepheyi güçlendirmek ve genişletmek amacı taşıdığı şeklinde yorumladı. Bu gelişmelere Libya’nın büyük kısmını kontrol eden Halife Hafter de destek verdi. Son olarak, Şam’daki Libya büyükelçiliği Hafter’in başında bulunduğu hükümet tarafından devralınarak yeniden açıldı. Açılış sırasında konuşan iki taraf yetkilileri, “ortak düşman” Türkiye’ye karşı mücadeleden söz ettiler. Arap devletlerinin Türkiye’ye karşı bir cephede birleşmelerini kolaylaştıran bir diğer önemli husus da Katar hariç, bütün bu devletlerin “terörist” ve rejimleri için yaşamsal tehdit saydığı Müslüman Kardeşler örgütünün hamiliğini Türkiye’nin üstlenmiş olması. Öyle görünüyor ki etkili bütün Arap devletleri aktif biçimde Türkiye’nin karşısında cepheleşmiş durumdalar. Halbuki, böyle bir tablonun ortaya çıkmaması, AKP iktidarı yönetiminde alay konusu yapılmaya çalışılan “monşer diplomasisi”nin bölge ile ilişkilerdeki önde gelen hedeflerinden olmuştur. “Monşerler”, hemen hiçbir konuda anlaşamayan, en önemli “Arap davası”olan Filistin ve İsrail ile ilişkiler konularında bile ayrı tellerden çalan Arap devletlerinin, konu “Türk düşmanlığı” olunca, kolaylıkla bir araya geleceklerini bildiklerinden, onlara bu fırsatı vermemek için dikkatli davranırlardı. Bölge devletleriyle ayrı ayrı geliştirilen ortak çıkarlara dayalı iyi ilişkilerle, karşımızda yekpare bir Arap cephesinin oluşması önlenirdi.

‘Stratejik derinlik’

Nitekim, Dışişleri Bakanlığı’nın henüz darmadağın edilmediği ve “monşer diplomasisi”nin sözünün hâlâ nispeten dinlendiği 2008 yılında, Türkiye, Arapların da katkısıyla, rekor düzeyde oy alarak BM Güvenlik Konseyi geçici üyeliğine seçilmişti. Buna karşılık, bakanlığın cemaatçiler doldurularak “enfekte” edilmesinden ve dış politika yapımında devre dışı bırakılmalarından sonra, 2014 yılında, aynı üyelik için yapılan oylamayı hezimete uğrayarak kaybetmişti. Bu ikinci oylamada Mısır ve Suudi Arabistan’ın, ülkemiz aleyhine çok etkili olan bir kampanya yürüttükleri biliniyor. Arapların Türkiye karşısında cephe oluşturmasının ekonomik ve siyasal olumsuz sonuçları, sadece Arap ülkeleriyle ilişkilerimizde değil, uluslararası kuruluşlardaki hareket alanımızın daraltılması dahil, dış politikamızın birçok cephesinde hissedilmeye devam edilecektir. Kıymeti kendinden menkul “stratejik derinlikli” Ahmet Bey yerine, alay konusu yapılmaya çalışılan “monşerler” dinlenecek olsaydı, Türkiye’nin Suriye bataklığına saplanması da söz konusu olmazdı. Sorulsaydı, o “monşerler”, devrimci ve laik Esad’ı devirmek için “stratejik” Ahmet Bey’in başlangıçta coşkuyla işbirliği yaptığı ortaçağ kalıntısı bazı Arap rejimlerinin, zoru görünce, şimdi olduğu gibi, bir aşamada Esad’ın yanına kaçacaklarını da anlatırlardı.

Ders niyetine

Türkiye’nin geçmişteki laik hükümetlerinin sorunsuz ilerlettiği Araplarla ilişkilerin, İslamcı bir yönetim sırasında berbat edilmesi ve Arapların bizi açıkça “düşman” olarak nitelendirmeleri dış politikanın dinci temelde yürütülmesinin nasıl sonuçlar vereceğine örnek olarak uluslar arası ilişkiler bölümlerinde ders olarak okutulmalıdır. Bu gidişi geri çevirmenin yegâne yolu, Türk dış politikasının siyasal İslamcı yönelimden vazgeçmesi ve Araplarla ilişkilerde Cumhuriyetin yerleştirdiği, sağlamlığı uzun yıllar içinde kanıtlanmış ilkelere geri dönülmesidir. Ne yazık ki, Türkiye’yi yöneten Recep Tayyip Erdoğan’da böyle bir düzeltme iradesi görülmüyor. Bu doğrultuda bir gelişmeyi de zorlayacak siyasi muhalefet de maalesef görünmüyor!


Yazarın Son Yazıları