Olaylar Ve Görüşler

Türkiye’nin demokrasi pratiği

29 Mart 2019 Cuma

Türkiye, 24 Haziran’da yürürlüğe giren anayasa değişiklikleri sonucunda dünyanın hiçbir yerinde olmayan, hiçbir kuram ile örtüşmeyen bir yapıyla yönetilir oldu.

Bir ülkenin demokratik bir ülke olup olmadığını öncelikli olarak anayasasına bakarak anlayabiliriz. Kabaca, kuvvetler ayrılığının varlığına, yargı bağımsızlığının teminat alınıp alınmadığına, yasama organındaki temsiliyet hali ile yasama faaliyetindeki özgürlüğüne, yasalaşma sürecinin niteliğine, bir de yürütmenin denetlenebilir olup olmadığı ile hak ve özgürlüklere saygı duyuş biçimine bakarak bir tespitte bulunabiliriz.
Demokratik ülkelerde yürütme basiretli, yasalara ve yargı kararlarına saygılı, şeffaftır. Yasama eşit temsile dayalı çoğulcu bir yapıda ve anayasa ile uluslararası sözleşmelere uygun şekilde kendi koyduğu demokratik çalışma usullerine göre yasama faaliyetlerini yürütür. Yargı güçler ayrılığı ilkesi uyarınca yürütme ve yasama ile eşittir, ama eşitler içindeki en eşit güçtür. Zira yargı kararlarını ortadan kaldıran, bunlara aykırı yasa yapılamaz, yürütme yargı kararlarına mutlak uymak zorundadır. Böyle bir en eşit hali vardır. Bunların dışında bağımsız ve tarafsızdır, bağımsızlığı anayasa ile teminat altına alınmıştır. Yargılama faaliyetleri: masumiyet karinesi, lekelenmeme hakkı, yaşam hakkı, düşünce ve ifade özgürlüğü gibi ilkelere saygı duyarak, hak, emek, eşitlik ve özgürlük temelli olarak aleni bir biçimde yürütülür ve bu işleyiş teminat altına alındığı gibi bizatihi bu işleyiş hak ve özgürlüklerin, hukuk güvenliğinin teminatıdır.

Benzersiz sistem!
Gelelim güzel ülkemiz Türkiye’ye: Anayasaya bakacak olursak, uygulanmaya dahil olamayan birkaç hak ve özgürlüklere ilişkin maddesi haricinde ne yazık ki iç açıcı bir manzarayla karşılaşmak neredeyse olanaksız. Normal koşullarda 3 Kasım 2019 tarihinde yürürlüğe girecek iken seçimin erkene alınmasıyla 24 Haziran 2018 tarihinde yürürlüğe giren anayasa değişiklikleri sonucunda dünyanın hiçbir yerinde olmayan, hiçbir kuram ile örtüşmeyen, daha sonraları Cumhurbaşkanlığı kararnameleri ile tadil edilen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi denilen, aslında rejimi değiştirmeyi amaçlayan ve büyük ölçüde de başaran değişik bir yapı ortaya çıktı. Çünkü artık, yasama TBMM etkisizleştirildi, yargı dolaylı olarak bütün üyeleri partili Cumhurbaşkanı tarafından belirlenen HSK’ye teslim edildi. Bu saatten sonra Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin anayasal denetiminin varlığı ya da yokluğunu tartışmanın pratik bir faydası kalmadı.

‘Başyücelik devleti’
Yürütme gücü, gönlünde tam ve denetimsiz bir başkanlık yatan Cumhurbaşkanı’na ait. Bakanların hukuki değeri yok. Aslında hukuki anlamda bir hükümet yok, rejim Necip Fazıl Kısakürek’den feyz alınan Başyücelik devletine dönüştürülmüş durumda. Hâkimiyet artık milletin değil Hakk’ın. Kanun onun kanunu, devlet onun devleti. Tabii ki Hakk, kanunu, iradeyi bizzat koyamayacağına göre bu yetki Başyüce’nin. Bakanların bağlı oldukları kurulların üyelerini seçme ve siyaseti belirleme yetkisi de Başyüce’nin. Şimdilik Başkan ya da Reis ihtiyacı karşılıyor. Aslında rejimin tanımladığı egemen. Yani kural koyucunun adı Reis. Reis hem ordunun, hem yargının, hem yasamanın başı. Zira kanunu koyan bu kanunun nasıl uygulanacağını belirleme yetkisine de sahip.
Aslında yukarıdaki paragraftan sonra demokratik hiçbir yapıyı konuşmanın gereği yok. Yine de Türkiye pratiğini tartışmak bakımından yargıya ve peşinden bu pratiğin ceza yargılamalarını nasıl etkilediğine, ne gibi sonuçlar yarattığına değinmekte fayda var. Önce yargılamalara konu olabilecek ya da hukuken ihlal sayılabilecek eylemleri anımsayarak başlarsak seçim dönemi içindeki özellikle iktidar partisi temsilcilerinin rakipleri için söyledikleri sözlerin birçoğu tehdit ve hakaret boyutunda, fakat şimdiye dek bu eylemler hakkında soruşturma yapacak yiğit bir savcı bulunamadı. Siyaset erbabının her eyleminin soruşturmaya konu edilmesini savunmuyoruz elbet, bu bakımdan bu konuyu geçiyoruz. Örneklemek gerekirse Charlie Hebdo’nun karikatürlerinin yayımlanması ile ilgili olarak Cumhuriyet gazetesi önünde tehditkâr ve saldırgan eylemlere bir soruşturma açılmaz iken basın özgürlüğüne destek amacıyla Cumhuriyet gazetesine gidenler ve gazeteciler hakkında soruşturma açılması, Türkiye İnsan Hakları Kurumu’nun onca ihlal değerlendirmesine karşın altı yıl sonra her türlü hukuki dayanaktan yoksun bir şekilde Gezi olayları ile ilgili olarak 16 kişi hakkında dava açılması bir yargı pratiğidir. İktidar ve muhalefet temsilcileri arasındaki manevi tazminat davalarındaki orantısızlık bir yargı pratiğidir. ÇHD’li avukatların savunmaları dahi alınmadan, mütalaa verecek savcı değiştirilerek bütün ceza yargılama kuralları ortadan kaldırılarak hüküm kurulması mevcut rejimin bir yargı pratiğidir.
Cumhurbaşkanına hakaret suçunun 16 Nisan referandumu sonucunda Cumhurbaşkanı’nın partili olması ile tartışılır hale geldiğini, özellikle 24 Haziran sonrasında Cumhurbaşkanı ile önceki Cumhurbaşkanı’nın hukuki koruma bakımından aynı cumhurbaşkanı olmadığını görememe hali ne yazık ki talihsiz bir yargı pratiğidir.
Başbakanlığı dönemine ilişkin olarak ve o dönemde yapılan bir eleştirinin sonradan Cumhurbaşkanına hakaret suçlaması olarak değerlendirilmesi ve bir avukatın savunmasında kullandığı saptama nedeniyle soruşturma ve dava açılması, savunmanın özgürlüğü ve bağımsızlığı ilkelerinin ihlal edilmesi, yeni rejimin bir yargı pratiğidir.
Cumhurbaşkanına hakaret suçlamasıyla açılan neredeyse hiçbir davadan beraat kararı çıkmaması ise yeni yargı pratiği bakımından her gün gözümüze sokulan ve hukuken tartışılması gereken bir gerçekliktir.
Not: 31 Mart seçiminin propaganda çalışmaları sırasında iktidar partisi genel başkanının muhalefetin hem başkanlarına hem adaylarına her şeyi söylemesini doğru bulmamakla birlikte kanıksadık da bir hukukçu olarak bakanların tehdit ve hakaretlerine mevcut rejim itibarıyla bir hukuki konum, sebep, yetki, hak vs. bulamadım, ama şart da değil.
Av. Mustafa Karadağ
   


Yazarın Son Yazıları