Olaylar Ve Görüşler

Ulusal Kurtuluş Savaşımızın 100. yılında Türkiye’de durum

31 Ocak 2019 Perşembe

En ağır ve de en umutsuz koşullarda bile, 100 yıl önce, dünyaya örnek olan bir Ulusal Kurtuluş ve Bağımsızlık Savaşı’nı Mustafa Kemal Atatürk öncülüğünde kazanan Türk ulusu, bu zor dönemin de üstesinden başarıyla gelecektir.

Bu yıl 19 Mayıs 1919’un 100’üncü yılını büyük coşkuyla kutlayacağız. Bu önemli tarihle, Türkiye’yi işgal ederek aralarında bölüşen emperyalizme ve onun sahaya sürdüğü Yunan kuvvetlerine karşı, büyük zaferle sonuçlanan ulusal örgütlenme ve savaşma başlamıştır. Mustafa Kemal ve arkadaşlarının öncülüğünde, Türk halkının emperyalizme karşı verdiği ve Cumhuriyetin ilanıyla zaferle sunuçlanan bu savaş, tüm sömürge ülkelerinin bağımsızlık yoluna ışık tutmuştur.
Ne var ki emperyalizm değiştirdiği yöntemlerle, Türkiye’de ve birçok ülkede sömürü, kontrol, baskıyı öngören ekonomi politikalarıyla, çıkarlarını sürdürmek istiyor ve birçok ülkede de zaman zaman başarılı olabiliyor. Bu amaçla gerektiğinde askeri darbeler yaptırmakta, siyasi ve ekonomik işbirlikçilerini kullanmaktadır. Türkiye, Asya, Afrika ve Güney Amerika’da başını ABD’nin çektiği sayısız askeri darbe ve 50’yi aşkın savaş bunun açık kanıtıdır.

ABD’nin Türkiye politikaları
ABD emperyalizminin Türkiye’deki bu politikalarına, 1950’den sonra 3 askeri darbe ve son olarak da FETÖ kalkışmasıyla tanık olduk. Bunların yanı sıra siyasi partilerin izleyecekleri ekonomi politikaları üzerinde etkinlik sağlayarak da emperyalizm eksenli politikalarını sürdürebilmektedir. Türkiye’de özellikle son 15 yılda adım adım devlete ait varlıkların ve tüm kamu iktisadi kuruluşlarının, gerçek değerlerinin çok altında yabancı ve yerli işbirlikçilere satılması, dış kontrollü ve dış müdahaleci olması istenen bu politikaların sonucudur.
Emperyalist sömürü düzeni, gerektiğinde ülkelerin siyasi ortamını ve politikalarını da, kendi denetim sistemine uygun hale getirebilmektedir. Bu amaçla halkların demokrasi, hukuk devleti, yargı bağımsızlığı, basın ve fikir özgürlüğü, sendikal ve sivil örgütlenme kazanımlarını, devlet tarafından uygulanan baskı yöntemleriyle olabildiğince kısıtlamaktadır. Günümüzde Türkiye bu süreci yaşamaktadır.

Darbeler ve FETÖ kalkışması
ABD emrindeki generallere yaptırılan 1980 askeri darbesiyle, Türkiye’de demokrasi, hukuk devleti alanındaki kazanımlara indirilen darbe, 2002 seçimlerinde iktidara gelen AKP tarafından, 2007’lerden sonra daha da ağırlaştırılarak ve hızlandırılarak sürdürülmüştür.
ABD güdümlü FETO terör örgütü ve onunla yıllarca işbirliği yapan AKP iktidarı tarafından yurtsever gazeteci, bilim insanları ve yüksek rütbeli subaylara karşı sürdürülen Ergenekon, Balyoz davaları, bu projenin somut uygulamalarıdırlar.
Ulusal Kurtuluş Savaşı esnasında bile, tüm siyasi ve askeri kararları elinde bulunduran Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yetkileri çok büyük ölçüde alınarak, sözde Başkanlık Sistemi altında yapılan radikal değişiklikle, tek kişiye, başkana, hem de AKP’nin de genel başkanı olan Cumhurbaşkanı’na devredilmiştir. Hiçbir demokratik ülkede benzeri olmayan yetkilerle donatılmış bu “Başkanlık Sistemi”nde, partili Cumhurbaşkanı, tüm kararları tek başına kararnamelerle alabilmektedir.

Fikir özgürlüğü ve Türkiye
Türkiye’de artık demokrasi ve hukuk devletinin vazgeçilmezi olan bağımsız yargı, özgür basın, özgür muhalefet ve sivil toplum kuruluşları, sendikalar, özerk üniversitelerden söz etmek olası değildir. Demokratik dünya kamuoyu ve kuruluşları da Türkiye’yi ne yazık ki böyle değerlendirmektedir.
Bağımsız bir kurum olarak ülkelerdeki özgürlükleri araştıran “Fraser Institute”nin, yayımladığı “İnsani Özgürlükler Endeksi”nde Türkiye, 162 ülke arasında 107’nci sırada bulunmaktadır. Oysa Türkiye 2012’de 60’ıncı sırada yer alıyordu.
Yine bağımsız bir kurum olan “Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü” raporunda, Türkiye basın özgürlüğü bakımından, 180 ülke arasında 157’inci sırada yer almaktadır. Türkiye 1.4 milyar nüfusu olan Çin Halk Cumhuriyeti’nden sonra, hapisteki gazeteciler bakımından dünyada ikinci sırada yer almaktadır. Türkiye Basın Konseyi Başkanı Pınar Türenç, haklı olarak “Yargı, medyanın üzerinden adeta silindir gibi geçti. İktidara en küçük eleştiride bulunan meslektaşlarımıza hemen “örgüt” yaftası yapıştırılıp soruşturma başlatıldı, davalar açıldı. Gazetecilik “terör suçu” sayılarak birçok gazeteci ağırlaştırılmış müebbet hapis cezalarına mahkûm edildi” diyor.
Yaşamları boyunca Gülen hareketine karşı yazılarıyla tanıdığımız Emin Çölaşan ve Necati Doğru’nun FETÖ’cü'6Cükle suçlanarak haklarında dava açılması, tarafsız haber sunusu yapan Fatih Portakal’ın, hem de Cumhurbaşkanı tarafından hedef gösterilmesi, basın özgürlüğünde gelinen durumu göstermektedir.

Sevilen sanatçılar
Türkiye’nin en sevilen ve saygın sanatçıları olan Müjdat Gezen ve Metin Akpınar’ın Türkiye’de demokrasi alanındaki duruma yönelik eleştirilerine, Cumhurbaşkanı tarafından gösterilen tepki sonucu, savcılık tarafından haklarında soruşturma başlatılması, Türkiye’nin günümüzde basın ve sanat özgürlüğüne ne denli uzak olduğunu açıkça göstermektedir.
Unutulmamalıdır ki, tüm baskıcı yöntemler ve uygulamalar dünyanın hiçbir ülkesinde kalıcı olamamıştır. Gerçekten de en zor, en ağır ve de en umutsuz koşullarda bile, 100 yıl önce, dünyaya örnek olan bir Ulusal Kurtuluş ve Bağımsızlık Savaşı’nı Mustafa Kemal Atatürk öncülüğünde kazanan Türk ulusu, bu zor dönemin de üstesinden başarıyla gelecektir. Bunun yolu da güçlü ve halka dayanan ve ona umut veren siyasi örgütlenmeden geçmektedir.  

Prof. Dr. Hakkı Keskin


Yazarın Son Yazıları