Aslı Aydıntaşbaş

Normal bir ülke değiliz ki

30 Kasım 2017 Perşembe

Türkiye normal bir ülke olsa, Reza Zarrab (Rıza Sarraf) davasının ilk duruşmasında yapılan ifşaatlar ya da ana muhalefet lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun açıkladığı dekontlar, siyasette depreme yol açardı.
Zarrab davasının daha ilk gününde Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla’nın, ömrünün sonuna kadar Türkiye kamuoyunda ‘ayakkabı kutularıyla’ anılacak olan eski CEO Süleyman Aslan’la ilgili kullandığı ifadeler, yenir yutulur cinsten değil. New York’ta ücretini bizzat Türkiye’nin ödediği Hakan Atilla’nın avukatları, Halkbank’ta içinde Reza Zarrab’ın olduğu iğrenç bir rüşvet çarkı olduğunu ifşa etti.
Ardından dün gece Zarrab bombaları geldi. Bunlar da yenir yutulur cinsten değildi.
Daha ilk günden karşımıza çıkan bu ifşaatlar, bize Türkiye’nin yolsuzluk davalarıyla yüzleşmek yerine sumenaltı etmesinin ne büyük bir hata olduğunu gösteriyor.
Normal koşullarda Türkiye Cumhuriyeti’ndeki savcıların, en azından Süleyman Aslan ve rüşvet aldığı iddia edilen bakanlarla ilgili ifadeler üzerine harekete geçmesi lazım.
Ancak normal bir ülke değiliz ve ne hukuki ne de siyasi anlamda olağan koşullar yok. Bu davadaki ifade ve delillerin siyasette bir kırılma yaratması, bana kolay gözükmüyor. İktidar partisinin yanında saf tutup şu zamana kadar olan bitene sesini çıkarmayan seçmen, milletvekili, bakan, danışman ya da terfi uğruna her şeyi yapmaya hazır savcı, vali, bürokrat, bundan sonra mı vicdanının sesini dinleyecek?
Belki yanılıyorumdur. Ancak acı gerçek şu ki Türkiye tamamen ahlaki bir erozyon yaşıyor ve bu hastalıklı durum, siyaseti besliyor. Karşınızda yolsuzluk olayını zerre kadar önemsemeyen ve enformasyona ulaşımı oldukça kısıtlı olan geniş bir halk kitlesi, bağımız olmayan bir yargı ve tamamen bağımlı hale gelmiş bir siyaset sınıfı var. Etkisiz bir Meclis var.
Bütün bunları alt alta koyduğumda, büyük bir değişim dalgası beklemiyorum. Toplumda ‘temiz siyaset’ özlemi bile var mı emin değilim. Bu yüzden bu dava ve Türkiye’yi içine sokacağı uluslararası izolasyonla yılgınlık, bıkkınlık, kurumsal çöküş, daha da derinleşecek gibi geliyor.
İyi olan, İslamcılığın artık felsefi ve ahlaki anlamda tamamen iflas etmiş olması. Kötü olan, iflas bayrağı çeken İslamcılığın son çare olarak MHP milliyetçiliğine sığınmış olması. Geniş halk kitlelerini bundan sonra İslamcılık değil, ancak dozu her gün yükseltilen bir milliyetçilik dalgasıyla sürüklemek mümkün. (Dünya tarihi de bize bu tarz toplumsal infiallerin kötü sonuçları olacağını gösteriyor.)
Bir de şu var; hükümet zaten Zarrab davasının kılıfını çok önceden hazırlamıştı. Bundan sonra da aynı şeyleri tekrarlayacaktır. Milyonlar havada uçuşurken, günde 7 kere dinlemek zorunda kaldığımız, “Bizi yıkmaya çalıştılar, olmadı. Öyle denediler olmadı, böyle denediler olmadı, şimdi de şunu deniyorlar” tezini, bundan sonra günde 37 kez dinlemek zorunda kalacağız.
Bu tezin inandırıcı olup olmadığının önemi yok. Önemli olan, Türkiye’deki mevcut rejimin niteliği: ülkemizin kuvvetler ayrılığı olan ve hesap verilebilir bir rejim olmaktan çıkmış olması. Hal böyleyken, AKP’de ne kadar mahcup ve dertli siyasetçi olsa da, yapılan ifşaatlar uluslararası düzlemde ne büyük bir fiyaskoya dönüşse de iç siyasette kimsenin yüzünün kızaracağını sanmıyorum.
Haksız mıyım ey okur?



Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları

Yaklaşan facia 6 Eylül 2018
Bu mu devlet aklı? 26 Ağustos 2018

Günün Köşe Yazıları